suriyeli etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
suriyeli etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Haziran 2016 Perşembe

| Göçmenlerin Dramı 3

Fotoğraf Haberleri | Göçmenlerin Dramı 3


Daha fazla fotoğraf için: TIKLAYIN

Teknik, taktik, yallah!..


Saatler öğleden sonraya yaklaşıyor. Eylemcilerin arasındaki çocuklar da artık çok fazla koşup oynamıyor. Nedeni ise susuzluk. Ben de dayanamıyorum ama onca insan kavuran güneşin altında aç, susuz beklerken yapacak bir şey yok. Dayanamayacak hale gelince arabanın yanına gidip, arkasına geçip yere çömelerek içiyorum suyu.

Utanıyorum...

Tam o sırada minicik bir bebek yaklaşıyor polislere ve kalkanları eliyle itmeye başlıyor. Polislerden birisi önce başını okşuyor sonra kalkanını bırakıp kucağına alıyor. Ardından gözucuyla amirini kesip çocukla birlikte barikatın arkasına yürüyor. Ben de arkalarından. Ne olacak? Çocuğu nereye götürüyor?

Çevik kuvvet otobüsünün az ilerisinde bir yardım kuruluşunun minübüsü duruyor. Polis kucağındaki çocukla oraya kadar yürüyüp bir şişe su aldı ve çocuğa içirmeye başladı. Başka bir polis beni görünce işaret parmağını salladı;

"Fotoğraf çekme..."

"Neden?.."

"Çekme..."

Sonra da geri getirdi çocuğu ve kucağına aldığı noktaya bıraktı. Kalkanını alıp kaldığı yerden devam etti emir beklemeye. Hayat ne garip ve de ne kadar acımasız. Az sonra emir gelse aynı polis memuru bu kez o çocuğun da aralarında bulunduğu kalabalığa müdahale edilirken verilen emirleri yerine getirecek.



Fotoğraf: Yalçın Çakır - Edirne - Göçmenler - 19 Eylül 2015

Tek tek ikna çabası

Ankara'dan beklenen haber bir türlü gelmiyor. Saatler ilerledikçe huzursuzluk da artıyor. Bir yandan fotoğraf çekip notlar alırken bir yandan da polisleri gözlüyorum.. Bir hareketlenme var mı? Evet var...

Kırkpınar er meydanındaki taktik bu kez burada devreye sokuluyor. Sivil polisler eşliğindeki tercümanlar grubun içinde lider konumda olanlarla tek tek konuşup geri dönmeleri konusunda ikna etmeye çalışıyor. Ancak ikna olacak gibi gözükmüyorlar, özellikle genç olanlar.

Tam da o anda ardı ardına otobüsler gelip uzak bir noktaya park ediyor. Sivil polisler eşliğindeki tercümanlar bu kez ailelere yöneliyor. İki seçenek sunuyorlar ailelere;

"Sizi Edirne'de yemek, tuvalet ve banyo olanağı bulunan bir yere götüreceğiz..."

"İsterseniz binin otobüslere sizi İstanbul'a gönderelim..."

Maksat yolu açmak. Ve dünyanın basının gözü önünde aralarında çocukların da bulunduğu sığınmacılara müdahaleye gerek kalmadan sorunu çözmek. Anlaşılan o ki, talimat bu yönde. Ankara'nın yaklaşımı, "Dünya seyrederken biz onlara sahip çıktık" yönünde. Bu yaklaşım sonuna kadar burada da zorlanacak, öyle anlaşılıyor.

Ancak direniş öyle kolay kırılacak gibi değil. Grubu yönlendiren 6 - 7 kişi var. Tercüman ve polislerden hemen sonra onlar giriyor bu kez ailelerin arasına. Direnmeye devam ederlerse Avrupa'nın kapılarını açtıracaklarını söylüyorlar bağıra, çağıra. Bazıları Türkçe bağırıyor polislere doğru;

"Ölmek var, dönmek yok..." 

Dayanacak hali kalmayanlar birer ikişer otobüslere yürümeye başlıyor. İstikamet İstanbul. Direncin kırılmaya başladığını görenler gidip polis ve jandarmadan oluşan barikatın önünde yere yatıyor.



Fotoğraf: Yalçın Çakır - Edirne - Göçmenler - 19 Eylül 2015

Bacak protezi...

Zaman geçiyor, sabırlar tükeniyor. Bu kez daha kalabalık bir grup toplanıyor polis barikatının önünde. İçlerinden birisi bacak protezini çıkartıp polislere doğru sallıyor. Bir başkası Kırkpınar Er Meydanı'ndaki gibi bağırıyor;

"Sen müslim, ben müslim..."

Ancak ne Ankara'dan geçiş izni ne de Bulgaristan ve Yunanistan'dan vize çıkmıyor savaştan kaçıp yürüye yürüye buralara kadar gelen umut yolcularına. Biz de çekeceğimiz kadar fotoğraf çektik. Beklemeye başlıyoruz neler olacağını. Ben bu arada Flash Tv Haber Koordinatörü Süleyman İnce'ye mesaj atıp Edirne'de olayı takip ettiğimi ve isterlerse haber bülteni yayınında bana bağlanabileceklerini bildiriyorum.



Fotoğraf: Yalçın Çakır - Edirne - Göçmenler - 19 Eylül 2015

Dolaşırken Avni Kantan'la karşılaşıyorum.

"Abi biz iki gündür arabada yatıyoruz. Sen kalacak mısın, dönecek misin?"

"Bilmiyorum. Duruma göre hareket edeceğim."

"Kalacaksan yer açacağım sana..."

Vay be... Kardeşim benim. Sağolasın, var olasın. Saha kardeşliği böyle bir şey. Avni dürüst, çalışkan ve iyi niyetli bir meslekdaşım. Gezi olaylarını izlerken bir akşam İstanbul metrosunu kapattılar yine. Çocuk, genç, yaşlı insanlar gelip gelip Taksim metro girişinde kalıyor. Kapatmak kolay da yolda kalan insanlar ne olacak düşünen yok. Gerçekten de yok. Millet işinden çıkmış yorgun argın eve gidecek ama metrro girişi kapalı. Ne yaparsın. Adam emekçi. Taksiye binecek durumu da yok. Yürü kardeşim. Yürü. Yürrrüüüü...

Vatandaşa muamale bu.

Biz de Avni'yle kalmışız öylece ortada. Üstelik yediğimiz gaz ve gün boyu süren kovalamacadan hem yapış yapış olmuşuz hem de ayak tabanlarımız isyanlarda. Avni o zamanlar Mecidiyeköy'de oturuyor. Ben de sabah eylem izlemek için daha yakın olsun diye Şişli'de bir arkadaşın yanında kalacağım. Ne yapalım. Yürüyelim. Hadi diyoruz... Harbiye, Osmanbey derken ben Şişli'de vedalaşıyorum, Avni devam ediyor yürümeye.

Yürürken konuşuyoruz uzun uzun. Bir kuruma bağlı olmadan yani düzenli bir gelirin olmadan haberden habere koş. Fotoğrafları uluslararası fotoğraf ajanlarının sitelerine yükle. Satılırsa para gelsin. Üstelik gitmediğin haber, girmediğin cephe kalmasın. Ararsın İran'dadır Avni, bir bakarsın bir eylemde karşına çıkmış. Sessiz, abartısız, sakin bir adam... Böyle zor ama öyle büyük bir aşk gazetecilik. Avni'de o aşkı yaşayanlardan.

Ben mi?.. Ben, 40'ından sonra yeniden sahalara dönen Yalçın Abi işte... Bir beklentim olmadan tarihe tanıklık etmenin sevdasıyla usumun açlığını gideriyorum. Dedim ya, gazetecilik bir aşk. Bir kez tutuldun mu bu sevdaya koşar gidersin kadrajın arkasında. Bir de ahkam keseyim, bu sevdaya dair;

Plazalara kadar değil, mezara kadar.

Biz dönelim tekrar Edirne'ye...



Fotoğraf: Yalçın Çakır - Edirne - Göçmenler - 19 Eylül 2015

Su, pide, otobüs...

Güneş iyice ufuk çizgisine yaklaştı. 1 saat sonra hava kararacak. Lens değiştirip 1.8 f açıklığındaki lensi monteliyorum bodiye. Koca bir günü burada geçirdik. Avrupa hayaliyle yola düşenlerin yüzde 50'si otobüslere bindirilip geri gönderildi. Ama kalanlar direniyor.

İkna politikası sonuç vermeye başlayınca yardımlar devreye giriyor. Polisler saatlerdir susuzluktan perişan olmuş insanlara koli koli su dağıtıyor. Çocuklar neredeyse birbirlerinin üzerine çıkarak kapıyor suları. Yüzlerce şişe su 3 dakikada bitiyor. Ben de susadım acayip ama dedim ya utanıyorum ve polis bana da uzattığı halde alamıyorum o suyu. Sırada gıda takviyesi var. 3 yardım örgütü elemanlarıyla birlikte kalabalığın arasına dalıyor. Kutu kutu pide ve ayran da bir kaç dakikada tükeniyor. Karnı doyan çıkısını toplayıp otobüslere doğru yola çıkıyor. Direniş kırıldı.

Grubun içinden yaklaşık 20 kişi geri dönmemekte ısrarcı. Polis onların çevresini sarıyor. Biz de hareketleniyoruz. Müdahale olur mu? Bu durumlarda saha tecrübesi olan haberciler önce "zet" cileri keserler bakışlarıyla. Zetçi yani gaz bombası atan tüfeği kullanan polisler hareketlenmeye başlarsa müdahale gelecek demektir. Burada zetciler emir bekliyor ama harketlenme yok.

Direnen 20 kişilik grubun içinde çocuklar ve kadınlar da var. Omuzu yıldız dolu bir polis müdürü dalıyor aralarına. Bizi sokmuyorlar. Bağıra, çağıra karşılıklı konuşuyorlar. Ardından önce kadınlar ve çocuklar alınıyor çemberin dışına. Doğruca otobüslere. Kalanlardan direnmeye devam edenler biraz da ite kaka otobüslere bindiriliyor. Polislerden 10 kişiye gözaltı işlemi yapıldığını öğreniyoruz. 2 bebek de ishal teşhisiyle tedavi altına alınmış. Bitti mi? Bitti... Biten ne? Avrupa'ya gitme hayali.

Yavaş yavaş arabaya doğru yürürken geriye dönüp bakıyorum. İnanılmaz bir pislik ve çöp. 



Fotoğraf: Yalçın Çakır - Edirne - Göçmenler - 19 Eylül 2015

Televizyona canlı bağlantı

Arabada Avni birkez daha soruyor;

"Abi gidecek misin? Kalacak mısın?"

"Gideceğim Avni... Hastayım zaten. Baksana ateşim ne kadar yüksek..."

Arabadaki arkadaşlardan ikisi daha dönmeye karar veriyor İstanbul'a. → Depo Photos'tan Halit Onur Sandal ile → Avni Kantan kalıyorlar Edirne'de. Önemli bir konuda bağlantı kurmuşlar ve tehlikeli bir işe soyunacaklar. İçim içime sığmıyor. Usum, "Kal. sen de git o işe" diyor ama bedenim, "doğru eve" emri veriyor bana.

Edirne otogarından otobüse bindiğimizde hava iyice karardı artık. Ve telefonum çalıyor. Arayan Flash TV rejisi. Flash TV haftasonu haber bültenini sunan Mustafa Yenigün bana bağlanacakmış. "Tamam" diyorum. Ve Mustafa'nın yayındaki sesi duyuluyor kulaklıktan;

"... Şimdi Flash haber enkırmeni Yalçın Çakır'a bağlanıyoruz... /... Dün toplantı yaptık. Ve aramızdan Yalçın Çakır'ın Edirne'ye gitmesine karar verdik. Şimdi gelişmeleri kendisinden dinleyeceğiz..."

Canım, Mustafam!.. İyi ki yapmışsınız o toplantıyı da enkırmeninizi Edirne'ye göndermişsiniz!.. Mustafa'nın sunumu bitince başlıyorum gelişmeleri aktarmaya.

Eve ulaştığımda farkına varıyorum yorgunluğumun. Ama fotoğrafları web sitelerime yüklemem ve sosyal medyadan duyurmam lazım. Önce duş sonra da fotoğraflarla işlemlerimi bitiriyorum.

Avni arıyor

"Abi vardın mı?"

"Vardım kardeşim... Herşey için çok teşekkür ederim. Kendinize dikkat edin..."

"Sen de abi..."



Güzel bir uyku çekeceğim. Yarın da dinleneceğim. Edirne'ye görevli gönderildiğimi öğrendim ya!.. Bugünü mesaiden saydım. Eh, bilet paralarını da televizyona yıkarım artık...

Yatağa uzandığımda aklıma bir soru takılıp kalıyor;

"Türkiye onlara kapılarını açmadı mı? Açtı... Neden burada kalmayıp da ölümü bile göze alıp başka ülkelere gitmek istiyorlar?.. Neden?.."

Bu sorunun yanıtını bulmak için denizden kaçışların yoğun olduğu Muğla'nın Bodrum ilçesine gitmem lazım. Karar verdim ilk fırsatta Bodrum... Onu da bir başka yazıda anlatırım...

Hadin, iyi geceler...

Fotoğrafa dair ne ararsanız: TIKLA

| Göçmenlerin Dramı 2

Fotoğraf Haberleri | Göçmenlerin Dramı 2


Fotoğrafa dair her şey için: TIKLAYIN

Önce sınıra gittik


Gazeteci dostlarımla Edirne Kırkpınar Er Meydanı'nda fotoğraf çekiyoruz. Güreşlerin yapıldığı stadyum gibi alanın içi ayrı, dışı ayrı dramlarla dolu. Yüzlerce insan, bebek, çocuk, kadın, erkek yerlere oturmuş bekliyor. Objektifin kendisine yöneldiğini gören gençler parmaklarıyla zafer işareti yapıyor.

Kırkpınar alanında çorba var. Su var. Banyo olanağı ve tuvalet var. Edirne valiliği bu olanakları hazırlamış. İyi bir hizmet ama asıl amaç otoyol üzerinde bekleyen ve Avrupa'ya bağlanan en önemli güzergahı trafiğe kapatanları yani savaştan kaçıp Avrupa'ya gitmek isteyenleri de buraya çekebilmek. Böylece olaysız, müdahalesiz, gazsız, copsuz; bu konuda zaten rezil olmuş dünyaya rezil olmadan otoyolu tekrar trafiğe açmak... Bunu birazdan daha iyi anlayacağız.

Yabancı basının ilgisi de çok yüksek. Hemen her ajanstan foto muhabirleri, editörler var. Televizyon kanalları da gelmiş, anonslar çekiliyor. Detay görüntüler kaydediliyor, en acıklısından... Kimileri canlı yayında.

"Olay yerinden Canlı..."


Anlayacağınız duymayan kalmasın diye medya üstüne düşeni fazlasıyla yapıyor ama... Aması şu... Dünya medyasının gösterdiği ilgiyi dünya liderleri göstermiyor savaştan kaçanlara... Adamların derdi sınırlarına bir kat daha jiletli tel çekmek. Polisten duvarlar örüp, gelenleri durdurmak ve 3 maymunu oynamaya devam etmek.

Henüz adımlamaya başlamış bir bebek koşarak geliyor yanıma. Dudakları kurumuş sümüklerden gözükmüyor. Ağır bir koku yayılıyor bebeden. Çıplak bacaklarının arasından kakalar süzülüyor... Elindeki görevlilerin verdiği gofretin ambalajını uzatıyor bana. Gofretin yarısı duruyor, yarısını yemiş... Kalanını da bana veriyor.

Bir kenara çekiliyorum avaz avaz bağırmak geçiyor içimden... Gözümün önünden Arap Baharı diye adlandırılan ve yaklıp, yıkılıp, yağmalanan ülkelerin liderleri, diktatörleri geçiyor tek tek... İskambil kağıdı desteleriyle aranan, bulunduklarında linç edilen o şöhretli diktatörlerin, çaresiz ve aç yurttaşları şimdi karşımda duruyor... Ve içlerinden bir bebe bana gofretinin yarısını uzatıyor.

Adiloş Bebe... Başlıyorum Ahmet Arif'in şiirini mırıldanmaya.

"Bunlar,
Engerekler ve çıyanlardır,
Bunlar,
Aşımıza, ekmeğimize
Göz koyanlardır,
Tanı bunları,
Tanı da büyü..."


Daha Aylan bebeğin cesedi sahile vurmamış.

Daha sahte cankurtaran yelekleriyle ölüme sürüklenen bebelerin çığlıkları sahil güvenlik botlarında yankılanmamış...

Daha botlarına ateş açılanların ilmek ilmek ölümü yutmalarının seyredildiği günler gelmemiş.

Yani Eylül sıcağında benim tanıklık ettiklerim karada boğulan Aylan bebelermiş!:.



Fotoğraf: Yalçın Çakır - Edirne - Göçmenler - 19 Eylül 2015

"Sen müslim, ben müslim..."

Aylardan Eylül ama hava çok sıcak. Ağaç altları çok değerli. Çadırlar buralara kurulmuş. Karton parçaları yatak, gazete demetleri yastık niyetine kullanılıyor. Ara ara gürültüler yükseliyor çeşitli noktalardan. Yöneldiğimizde ortalama 20-30 yaş grubu gençlerin sloganalar atıp, "Open Border" diye bağırdıklarına tanıklık ediyoruz.

Polisin müdahale yapacak gibi bir görünüşü yok. Çevik kuvvet Kırkpınar meydanının dış sınırında gruplar halinde bekliyor. Aralarda çok sayıda sivil giysili polis var. Bazı polis müdürleri Arapça, Kürtçe bilen tercümanlarla topluluğun içinden öfkeli olanları seçip konuşuyorlar.

"Sınır açılmayacak. Beklemeyin.. Otobüslere binin. Sizleri misafirhanelere göndereceğiz. Orada şartlar çok daha iyi..."

"Open Border..."

Tek yanıt bu; "Open Border..."

Kimsenin geri dönme niyeti yok. Bu saatlerde Ankara'da da Başbakan Ahmet Davutoğlu otoyolu trafiğe kapatanlar arasından seçildiği belirtilen temsilcilerle görüşüyor. Ara ara bir haber yayılıyor. Her haber yayıldığında bir heyecan sarıyor kitleyi. Ardından sloganlar yükseliyor.

"Açın kapıları kurtulun bizden..."

"Sen müslim, ben müslim... Aç kapıyı yaaa müslimm..."

"Bulgaristan kapıları açacakmış..."

"Yunanistan sınırı açıyormuş. Sosyalist Başbakan, 'bu insanlık dramına hayır, Alın hepsini içeri' diyormuş...."

Sonra duruluyor herkes. Gözler, kulaklar Ankara'dan gelecek haberde. Hepsi bitik görünüyor. Günlerdir aç, temizlenmeden, yükleriyle yürüyorlardı. Ama eminim ki sınırın açıldığı haberi gelse hepsi canlanacak ve düşecekler yollara. Ancak onlar da biliyor ki, bizim sınırıları açmamız yetmiyor. Karşı tarafın da yani Avrupa ülkelerinin de sınırları açması gerekiyor ki gidebilsinler. Avrupa'dan çıt yok. Tıs yok. Gık yok...



Fotoğraf: Yalçın Çakır - Edirne - Göçmenler - 19 Eylül 2015

Sınırın sıfır noktası

Avni Kantan, "hadi abi, gidelim" diyor. Savaştan kaçıp Avrupa'ya ulaşmak isteyenlerin trafiğe kapattıkları TEM'e, otoyola gideceğiz. Bakalım orada durum nasıl? Ancak araba ufacık ama binecek gazeteci sayısı 6. Utanıyorum ve Avni'ye dönüp kulağına fısıldıyorum;

"Avni siz gidin ben bakarım başımın çaresine..."

"Olur mu abi öyle şey. Hadi gidiyoruz..."

Koluma girip beni arabanın yanına götürüyor. Ve doluşuyoruz 6 kişi içeriye. → Depo Photos'tan Halit Onur Sandal, Tuncer Ömer Kuşcu, serbest foroğrafçı → Avni Kantan, serbest fotoğrafcı kadın arkadaşımız, Edirne'den gazeteci bir arkadaş ve ben. Çantalar bagaja, bodyler yanımıza tıkış tıkış düşüyoruz yola. İlk durak Bulgaristan sınırı. Orada bir benzin istasyonu ve lokanta var. Sabah kahvaltısı niyetine çorba içeceğiz. Lokantanın işletmecileri beni tanıyor. Hatıra fotoğrafları, muhabbet derken yola çıkacağız. Ama Avnı uyarıyor beni;

"Abi bol su al. Islak mendil al... Gidince anlarsın nedenini."

Usta sözü dinlenir. Dediklerini yapıyorum tek tek. Tekrar doluşuyoruz arabaya.



Fotoğraf: Halit Onur Sandal - Edirne - Haber takibi - 19 Eylül 2015

Asvalt yanar mı? Yanar mış!..

Yaklaşık 20 dakika sonra Edirne sapağında TEM'e ulaşıyoruz. Burası uluslararası yol. Ama kapalı. Savaştan kaçıp Avrupa'ya ulaşmak isteyenlerce ulaşılamaz hale getirilmiş. Yolun ortasına yerleşmişler. Koruma bariyerlerinin yanındaki çimenlere dağılmışlar. Yüzlerce insan. Aralarında çok sayıda çocuk var. Ne alışveriş yapabilecekleri bir yer ne tuvalet ne de duş var buralarda.

Hava sıcak. Çok sıcak. Güneş 5 dakikada bezdiriyor insanı. Üstelik asvalt da yanıyor neredeyse alev alev. Biraz daha ısınsa ayakkabılarımız yapışacak ziftin içine. Öyle yani... Ve burada ilk ihtiyaç su. Ama yok... Suriyeli, Iraklı, Afgan, Lübnanlı, Mısırlı... Yüzlerce insan, yaşlı, genç çoluk çocuk su diye inliyor ama kontrol zincirinin dışına çıkmaları yasak. Hoş çıksalar ve yürüyerek Edirne'ye gitmeye kalksalar, susuzluktan yolda bayılırlar.

Polis ve jandarma yolu boydan boya kuşatmış. Kalkanlarıylla dizilmişler yanyana. Yanlarından geçip yasaklı bölgeye giriyoruz. İnanılmaz ağır bir koku var. Karışım şöyle;

Ter, sidik, bok...

"Bu ne be çocuklar. Hayvan leşi gibi kokuyor burası."

"Yok abi leş değil, bok kokusu...."

"Anlamadım, ne boku?.."


Kokunun nedenini anlatıyor arkadaşlar. Sabah saatlerinde polis yolu trafiğe açabilmek için bir girişimde bulunmuş. İşte o anda eylemcilerden birisi de içi bok dolu bir kavanozu polislerin arasına fırlatmış Patlayan kavanozdan dağılan, sıçrayan boklar polislerin girişimini sonlandırmış ama ortalığı da dayanılmaz bir koku sarmış. İnananıyorum. Bir insan bokunu neden kavanozda biriktirir ki? Çocuklara da soruyorum;

"Bir insan bokunu neden kavanoza toplar?"

Birisi gülüyor;

"Bok bombası..."

Avni cevap veriyor;

"Onu bilmem de iyiki o anlarda burada yoktun abi. Biz mahvolduk. Şimdi dağılmış koku biraz..."

Gazetecilik böyle işte. Gazı da koklatırlar adama boku da...



Fotoğraf: Yalçın Çakır - Edirne - Göçmenler - 19 Eylül 2015

Yazarın web sitesi: Fotoğraf Haberleri

| Göçmenlerin Dramı 1

Yaralı yürekler


Yazarın web sitesi: Fotoğraf Haberleri


Kapıları, sınırları açtık... Tel örgüleri kaldırdık... Savaştan, bombadan, katliamdan, tecavüzden, haremlerden, kölelikten kaçanlar akın akın Türkiye'ye geldi. Sayı arttı, arttı, arttı... Sonunda kamplar doldu, taştı, sel oldu... Sel tayfuna döndü, tayfun tsunami gibi sınırları ve sinirleri dövdü. Döve döve bebeleri aldı, anaları aldı, babaları aldı savaşsız topraklarda!..

Ama ençok da çocukları aldı gözlerimizin önünden. Kiminin canını kiminin usunu, tümünün de geleceğini... Geriye kalan kuşaklar boyu sürecek bir acının, şiddetin, korkunun kazındığı bebe beyinler...

Ençok onlar yaralandı...

Ençok onları yitirdik canlı canlı...

Ençok onlara acıdık çekirdek çıtlartırken ekranların karşısında...

Taaa ki, Aylan Bebek fotoğrafı çekilene kadar..

Hem savaşın korkunç yüzünü hem de egemen güçlerin ikiyüzlülüğünü ortaya koydu Aylan Bebek fotoğrafı. Tek bir karenin, fotoğrafın gücünü daha iyi ne ispatlayabilirdi?

"O anı, tarihin usuna kaydetmektir fotoğraf" derim genç meslekdaşlarıma. Aylan Bebek fotoğrafı sayesinde emperyalizmin, faşizmin, diktatörlüğün ve savaşın korkunç yüzü de silinmeyecek şekilde kazındı tarihin usuna.

Benim hikayemse karada boğulan Aylan'laradır...



Fotoğraf: Yalçın Çakır - Edirne - Göçmenler - 19 Eylül 2015

Adiloş Bebem

...

Bunlar,
Engerekler ve çıyanlardır,
Bunlar,
Aşımıza, ekmeğimize
Göz koyanlardır,
Tanı bunları,
Tanı da büyü...

...
Ahmet Arif


Fotoğraf: Yalçın Çakır - Edirne - Göçmenler - 19 Eylül 2015

Gözyaşınız içinize aktı mı hiç?

Televizyonda haberleri sunduktan sonra attım ortaya karışık beynimi İstiklal Caddesi'ne. Yürüdükçe onlar taklıyor ayaklarıma. Mahşeri kalabalıkta geçip giderken yanlarından çoğunun farkına bile varmadığı, varanların da keyfini bozmadığı mini mini bebeler...

Adiloş Bebeler... Suriyeli Bebeler... Buz gibi parke taşlarını çıplak bedenleriyle ısıtan bebeler... Onlar Suriyeli bebeler. Bilmedikleri, anlamadıkları, anlayamayacakları nedenlerle evlerinden, bahçelerinden, arkadaşlarından, okullarından ve oyuncaklarından kopartılmış bebeler onlar.

Pislik içinde, kire bulanmış ayakları, herşeye rağmen masum masum bakan gözleriyle İstiklal Caddesi'nin "yeni" dilencileri, insanlığın yüzkarası Suriyeli bebeler.

İçim acıyor.

Bir kaç kare fotoğraflarını çekiyorum, sırf belgelemek için. Farkında olmadan Taksim'e ulaşmışım bile. Gerçekten de farkında olmadan Gümüşsuyu'na ilerliyor bedenim. Kendime otobüs firması yazıhanelerinin önünde geliyorum.

Edirne'ye gideceğim.



Fotoğraf: Yalçın Çakır - İstanbul - Göçmenler - 18 Eylül 2015

Gözyaşları buhar oldu

Neden Edirne?

Dalga dalga Türkiye'ye gelen savaştan kaçanlar Avrupa'ya ulaşabilmek için Edirne'ye yürüyor. Aslında fena halde hastayım. Grip. Yarın da izin günüm. İşim ne Edirne'de? Git evine yat. Oğlum manyak mısın sen? Hem şartlarında pek müsait değil. Harcama paranı...

Yazıhanenin önündeyim. Girdim içeri.

"Yarın sabah en erken Edirne otobüsü kaçta?"

"Türk müsün?"

"Anlamadım?"

"Yani abiii... Suriyelilere bilet satmıyoruz. Yasak."

"Ne yasağı be kardeşim?"

"Valilik yasakladı abi. Edirne'ye sadece Türklere bilet var..."

Görevli konuşmanın içeriğinin saçmalığını anlamış olacak ki susuyor.

"Sabah 7'ye bilet keseyim mi?"

"Kes..."

Verdim parayı aldım bileti.



Fotoğraf: Yalçın Çakır - Edirne - Göçmenler - 19 Eylül 2015

Sabah saat 05:00. Esenler Otogarı'na ancak taksiyle gidebilirim. Metro saat 06:00'da işlemeye başlıyor. Beklersem yetişemem. Edirne bilet parası kadar parayı bayılıp biniyorum taksiye. Ne kadar lens varsa aldım. Bir de body. Hadi bakalım. Otobüs firmasının yazıhanesini bulup başlıyorum beklemeye. Alışkanlık ya çevreyi gözlemliyorum.

1.5 saatlik bekleme süremde en az 30-40 kişi gelip Edirne'ye bilet soruyor. Aralarında yalvaranlar, ağlayanlar var. Hepsi de sığınmacı. Ama yok. Asla ve kesinlikle bilet satmıyorlar Türk olmayanlara. Hale bak...

"Yassah gardaşım..."

Türkçe bilen bir tanesine sokulup soruyorum;

"Ne yapacaksın Edirne'de?"

"Avrupa'ya gideceğim. Sınırı açacaklarmış... Biletini bana satar mısın?"

"Yok kardeş. Ben Çorlu'ya gidiyorum..."

"Olur... Kaç lira?.."



Fotoğraf: Yalçın Çakır - Edirne - Göçmenler - 19 Eylül 2015

Open Border...

Edirne'ye ayak bastım. İyi de nerede bunlar? Nasıl bulacağım? Savaştan kaçıp Avrupa'ya ulaşma umudunda olanlara ben nasıl ulaşacağım? Çıkartıp cep telefonumu bir kare selfie çekiyorum. Ve sosyal ağlarda paylaşıyorum fotoğrafla mesajımı.

"Edirne'deyim..."

5 dakika geçmiyor telefonum çalıyor. Arayan, → Avni Kantan. Çok değer verdiğim dostum, kardeşim serbest haber fotoğrafcısı. Ne badireler atlattık aynı cephelerde onunla... Gazdan, taştan, mermilerden kaçtık. Soluk soluğa selamlaştık çoğu zaman.

"Abi naber?"

"İyiyim Avnim... Sen nasılsın?"

"Edirne'deyim Yalçın abi. Kırkpınar Er Meydanı'na gel hemen. Bekliyorum seni."

"Tamam kardeşim. Geliyorum..."

Sordum, soruşturdum ve şehiriçi otobüslerin yerini bulup bindim otobüse. Şoför beni bir sapakta indirdi.

"Şuradan sağa doğru yürüyün. Karşınıza bir köprü gelecek. Onu geçin, oradasınız..."

10 dakikalık bir yürüyüş. Sağım, solum Günebakan (Çekirdek) tarlası. Sarı, beyaz acayip kareler. Fotoğraflarını çekmek istiyorum ama ya Avni'yi kaçırırsam. Acele ediyorum. Ve adrese ulaştım. Acayip bir kalabalık ve kargaşa.


Yağlı güreş alanında, yiğitlerin güreştiği her yer savaşla güreşenlerle dolu. Avni koşarak ve de adımı bağırarak yanıma geliyor. Sarılıp, kucaklaşıyoruz. Beni arkadaşlarının yanına götürüyor.

"Vayy Yalçın abi..."

Çocukların hepsi serbest haber fotoğrafcısı. Ve Türkiye'nin ya da dünyanın önemli haber fotoğraf ajanslarına çalışıyorlar.



"Arkadaşlar Edirne'ye yürüyenler nerede? Polis yollarını kesmiş.."

"Abi gideceğiz birazdan yanlarına. Buraya çok uzak. Bizimle gel. Arabada yer var."

"Sağolun. Var olun..."

Ben izin alıp başlıyorum er meydanını gezmeye. Karşıma 2 çocuk geçiyor. Fotoğraf makinemi işaret edip parmaklarıyla deklanşöre basar gibi yapıyorlar. Fotoğraflarını çekmemi istiyorlar ve tişörtlerini çıkartıp poz veriyorlar. Göğüslerine kalemle yazı yazılmış.

"Open Border..."



Fotoğraf: Yalçın Çakır - Edirne - Göçmenler - 19 Eylül 2015

Fotoğraf Haberleri: Fotoğrafa dair her şey için