yalçın çakır blog etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yalçın çakır blog etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Temmuz 2016 Perşembe

Sony FE 70-200 mm F2,8 G OSS lens

Daha fazlası için: TIKLAYIN

Sony'nin yeni objektifi için ön sipariş kabulleri başladı. Bu lensle ilgili değerlendirmemiz yazının en sonunda. Ama biz önce genel olarak Sony FE 70-200 mm F2,8 G OSS lensin özelliklerine bir göz atalım...
Fotoğraf Makinesi Lensi
Sony FE 70-200 mm F2,8 G OSS lens

Sony çok iddialı olduğu G Master serisinden ürettiği Sony FE 70-200 mm F2,8 G OSS lens için ön sippariş kabulleri başladı. Sony 70-200 G Master ileri seviye teknolojilerle üretilmiş çok iiddialı bir tele zum objektif.

Bir süre önce duyurusu yapılan Sony FE 70-200 mm F2,8 G OSS Ağustos ayı başlarında satışa başlanacak. Aşağıdaki bağlantılardan ön sipariş incelemesi ya da başvurusu yapabilirsiniz.

Fotoğraf
Sony FE 70-200 mm F2,8 G OSS lens


Sony FE 70-200 mm F2,8 G OSS


Sony FE 70-200 mm F2,8 G OSS objektif, "çok yüksek kalite" ve "üstün teknolojik yapı" iddiaları ile piyasaya giriyor.

. G Master nedir?

Sony'nin lenslerinde kullanmaya başladığı G Master tanımlamasının özetle anlamı şu;

"Yüksek çözünürlük ve güzel bokeh efektlerini bir araya getiren yüksek teknoloji ürünü fotoğraf makinesi objektifi. Ve Sony'e göre bu objektifler eşsiz görüntüleme performansının yanında olağanüstü hız, verimlilik ve güvenilirlik sağlar."

Sony FE 70-200 mm F2,8 G OSS lens


Sony FE 70-200 mm F2,8 G OSS

. E mount Full Frame fotoğraf makineleri ve E mount APS-C fotoğraf makineleri ile uyumlu.

. Tüm odak uzaklıklarında sabit 2.8 diyafram açıklığı.

. 0,01 mikron yüzey hassasiyetine sahip XA (aşırı asferik) parça, yeni ifade potansiyelleri için daha önce mümkün olmayan düzeyde çözünürlük ve etkileyici bokeh efektleri sağlamaya katkıda bulunur.

Dört adet ED ve iki Süper ED cam parça, tüm görüntülerde ve netleme uzaklıklarında maksimum çözünürlük ve taşmayan renkler sunmak için renk bulanıklığını bastırır.

Sony lens
Sony FE 70-200 mm F2,8 G OSS lens


Sony FE 70-200 mm F2,8 G OSS

. 0,25x maksimum büyütme için minimum netleme mesafesi 0,96 m'dir. Hareketli netleme mekanizması, normal koşullarda yakın çekim performansını etkileyen bozulmaları en aza indirir.

Sony objektif
Sony FE 70-200 mm F2,8 G OSS lens


Sony FE 70-200 mm F2,8 G OSS

. Gelişmiş çift doğrusal ve halka SSM (Süper Sonik Dalga Motoru) aktüatörleri, hem fotoğraf hem de video AF işlemi için gereken hassasiyeti ve gücü sağlar.

. MTF Tablosu

MFT
Sony FE 70-200 mm F2,8 G OSS lens


Sony FE 70-200 mm F2,8 G OSS MFT Tablosu

MTF (Modülasyon Aktarımı İşlevi), bir lensin ince ayrıntıları ne kadar iyi üretebildiğini açıklamaktadır ve ince aralıklı çizgiler arasında elde edilen kontrast derecesine göre ölçülür.

Sony FE 70-200 mm F2,8 G OSS lens


Sony FE 70-200 mm F2,8 G OSS

Sony FE 70-200 mm F2,8 G OSS lens


Sony FE 70-200 mm F2,8 G OSS Teknik Özellikler

Sony FE 70-200 mm F2,8 G OSS lens


Sony FE 70-200 mm F2,8 G OSS Teknik Özellikler 2

Sözün özü; henüz fiziki olarak test edemedik ama uluslararası değerlendirmeleri incelediğimizde ortaya çıkan sonuca göre mükemmel bir 70-200 mm objektif üretmiş Sony mühendisleri. Tebrik ederiz...

İlk fırsatta kendi testlerimizi de yapıp FOTOĞRAF MAKİNESİ VE LENS İNCELEME sayfalarımızda yayınlayacağız.

Not: Sayfadaki göseller Sony'e aittir.

Sony FE 70-200 mm F2,8 G OSS Ön sipariş: B&H

Sony FE 70-200 mm F2,8 G OSS resmi sayfası: TIKLA


Fotoğraf Haberleri

Photography News

Sony G Master Lens

Sony objektif

Sony

Sony FE 70-200 mm F2,8 G OSS

Fotoğraf Makinesi objektifi

Yalçın Çakır Kimdir

30 Haziran 2016 Perşembe

| Göçmenlerin Dramı 3

Fotoğraf Haberleri | Göçmenlerin Dramı 3


Daha fazla fotoğraf için: TIKLAYIN

Teknik, taktik, yallah!..


Saatler öğleden sonraya yaklaşıyor. Eylemcilerin arasındaki çocuklar da artık çok fazla koşup oynamıyor. Nedeni ise susuzluk. Ben de dayanamıyorum ama onca insan kavuran güneşin altında aç, susuz beklerken yapacak bir şey yok. Dayanamayacak hale gelince arabanın yanına gidip, arkasına geçip yere çömelerek içiyorum suyu.

Utanıyorum...

Tam o sırada minicik bir bebek yaklaşıyor polislere ve kalkanları eliyle itmeye başlıyor. Polislerden birisi önce başını okşuyor sonra kalkanını bırakıp kucağına alıyor. Ardından gözucuyla amirini kesip çocukla birlikte barikatın arkasına yürüyor. Ben de arkalarından. Ne olacak? Çocuğu nereye götürüyor?

Çevik kuvvet otobüsünün az ilerisinde bir yardım kuruluşunun minübüsü duruyor. Polis kucağındaki çocukla oraya kadar yürüyüp bir şişe su aldı ve çocuğa içirmeye başladı. Başka bir polis beni görünce işaret parmağını salladı;

"Fotoğraf çekme..."

"Neden?.."

"Çekme..."

Sonra da geri getirdi çocuğu ve kucağına aldığı noktaya bıraktı. Kalkanını alıp kaldığı yerden devam etti emir beklemeye. Hayat ne garip ve de ne kadar acımasız. Az sonra emir gelse aynı polis memuru bu kez o çocuğun da aralarında bulunduğu kalabalığa müdahale edilirken verilen emirleri yerine getirecek.



Fotoğraf: Yalçın Çakır - Edirne - Göçmenler - 19 Eylül 2015

Tek tek ikna çabası

Ankara'dan beklenen haber bir türlü gelmiyor. Saatler ilerledikçe huzursuzluk da artıyor. Bir yandan fotoğraf çekip notlar alırken bir yandan da polisleri gözlüyorum.. Bir hareketlenme var mı? Evet var...

Kırkpınar er meydanındaki taktik bu kez burada devreye sokuluyor. Sivil polisler eşliğindeki tercümanlar grubun içinde lider konumda olanlarla tek tek konuşup geri dönmeleri konusunda ikna etmeye çalışıyor. Ancak ikna olacak gibi gözükmüyorlar, özellikle genç olanlar.

Tam da o anda ardı ardına otobüsler gelip uzak bir noktaya park ediyor. Sivil polisler eşliğindeki tercümanlar bu kez ailelere yöneliyor. İki seçenek sunuyorlar ailelere;

"Sizi Edirne'de yemek, tuvalet ve banyo olanağı bulunan bir yere götüreceğiz..."

"İsterseniz binin otobüslere sizi İstanbul'a gönderelim..."

Maksat yolu açmak. Ve dünyanın basının gözü önünde aralarında çocukların da bulunduğu sığınmacılara müdahaleye gerek kalmadan sorunu çözmek. Anlaşılan o ki, talimat bu yönde. Ankara'nın yaklaşımı, "Dünya seyrederken biz onlara sahip çıktık" yönünde. Bu yaklaşım sonuna kadar burada da zorlanacak, öyle anlaşılıyor.

Ancak direniş öyle kolay kırılacak gibi değil. Grubu yönlendiren 6 - 7 kişi var. Tercüman ve polislerden hemen sonra onlar giriyor bu kez ailelerin arasına. Direnmeye devam ederlerse Avrupa'nın kapılarını açtıracaklarını söylüyorlar bağıra, çağıra. Bazıları Türkçe bağırıyor polislere doğru;

"Ölmek var, dönmek yok..." 

Dayanacak hali kalmayanlar birer ikişer otobüslere yürümeye başlıyor. İstikamet İstanbul. Direncin kırılmaya başladığını görenler gidip polis ve jandarmadan oluşan barikatın önünde yere yatıyor.



Fotoğraf: Yalçın Çakır - Edirne - Göçmenler - 19 Eylül 2015

Bacak protezi...

Zaman geçiyor, sabırlar tükeniyor. Bu kez daha kalabalık bir grup toplanıyor polis barikatının önünde. İçlerinden birisi bacak protezini çıkartıp polislere doğru sallıyor. Bir başkası Kırkpınar Er Meydanı'ndaki gibi bağırıyor;

"Sen müslim, ben müslim..."

Ancak ne Ankara'dan geçiş izni ne de Bulgaristan ve Yunanistan'dan vize çıkmıyor savaştan kaçıp yürüye yürüye buralara kadar gelen umut yolcularına. Biz de çekeceğimiz kadar fotoğraf çektik. Beklemeye başlıyoruz neler olacağını. Ben bu arada Flash Tv Haber Koordinatörü Süleyman İnce'ye mesaj atıp Edirne'de olayı takip ettiğimi ve isterlerse haber bülteni yayınında bana bağlanabileceklerini bildiriyorum.



Fotoğraf: Yalçın Çakır - Edirne - Göçmenler - 19 Eylül 2015

Dolaşırken Avni Kantan'la karşılaşıyorum.

"Abi biz iki gündür arabada yatıyoruz. Sen kalacak mısın, dönecek misin?"

"Bilmiyorum. Duruma göre hareket edeceğim."

"Kalacaksan yer açacağım sana..."

Vay be... Kardeşim benim. Sağolasın, var olasın. Saha kardeşliği böyle bir şey. Avni dürüst, çalışkan ve iyi niyetli bir meslekdaşım. Gezi olaylarını izlerken bir akşam İstanbul metrosunu kapattılar yine. Çocuk, genç, yaşlı insanlar gelip gelip Taksim metro girişinde kalıyor. Kapatmak kolay da yolda kalan insanlar ne olacak düşünen yok. Gerçekten de yok. Millet işinden çıkmış yorgun argın eve gidecek ama metrro girişi kapalı. Ne yaparsın. Adam emekçi. Taksiye binecek durumu da yok. Yürü kardeşim. Yürü. Yürrrüüüü...

Vatandaşa muamale bu.

Biz de Avni'yle kalmışız öylece ortada. Üstelik yediğimiz gaz ve gün boyu süren kovalamacadan hem yapış yapış olmuşuz hem de ayak tabanlarımız isyanlarda. Avni o zamanlar Mecidiyeköy'de oturuyor. Ben de sabah eylem izlemek için daha yakın olsun diye Şişli'de bir arkadaşın yanında kalacağım. Ne yapalım. Yürüyelim. Hadi diyoruz... Harbiye, Osmanbey derken ben Şişli'de vedalaşıyorum, Avni devam ediyor yürümeye.

Yürürken konuşuyoruz uzun uzun. Bir kuruma bağlı olmadan yani düzenli bir gelirin olmadan haberden habere koş. Fotoğrafları uluslararası fotoğraf ajanlarının sitelerine yükle. Satılırsa para gelsin. Üstelik gitmediğin haber, girmediğin cephe kalmasın. Ararsın İran'dadır Avni, bir bakarsın bir eylemde karşına çıkmış. Sessiz, abartısız, sakin bir adam... Böyle zor ama öyle büyük bir aşk gazetecilik. Avni'de o aşkı yaşayanlardan.

Ben mi?.. Ben, 40'ından sonra yeniden sahalara dönen Yalçın Abi işte... Bir beklentim olmadan tarihe tanıklık etmenin sevdasıyla usumun açlığını gideriyorum. Dedim ya, gazetecilik bir aşk. Bir kez tutuldun mu bu sevdaya koşar gidersin kadrajın arkasında. Bir de ahkam keseyim, bu sevdaya dair;

Plazalara kadar değil, mezara kadar.

Biz dönelim tekrar Edirne'ye...



Fotoğraf: Yalçın Çakır - Edirne - Göçmenler - 19 Eylül 2015

Su, pide, otobüs...

Güneş iyice ufuk çizgisine yaklaştı. 1 saat sonra hava kararacak. Lens değiştirip 1.8 f açıklığındaki lensi monteliyorum bodiye. Koca bir günü burada geçirdik. Avrupa hayaliyle yola düşenlerin yüzde 50'si otobüslere bindirilip geri gönderildi. Ama kalanlar direniyor.

İkna politikası sonuç vermeye başlayınca yardımlar devreye giriyor. Polisler saatlerdir susuzluktan perişan olmuş insanlara koli koli su dağıtıyor. Çocuklar neredeyse birbirlerinin üzerine çıkarak kapıyor suları. Yüzlerce şişe su 3 dakikada bitiyor. Ben de susadım acayip ama dedim ya utanıyorum ve polis bana da uzattığı halde alamıyorum o suyu. Sırada gıda takviyesi var. 3 yardım örgütü elemanlarıyla birlikte kalabalığın arasına dalıyor. Kutu kutu pide ve ayran da bir kaç dakikada tükeniyor. Karnı doyan çıkısını toplayıp otobüslere doğru yola çıkıyor. Direniş kırıldı.

Grubun içinden yaklaşık 20 kişi geri dönmemekte ısrarcı. Polis onların çevresini sarıyor. Biz de hareketleniyoruz. Müdahale olur mu? Bu durumlarda saha tecrübesi olan haberciler önce "zet" cileri keserler bakışlarıyla. Zetçi yani gaz bombası atan tüfeği kullanan polisler hareketlenmeye başlarsa müdahale gelecek demektir. Burada zetciler emir bekliyor ama harketlenme yok.

Direnen 20 kişilik grubun içinde çocuklar ve kadınlar da var. Omuzu yıldız dolu bir polis müdürü dalıyor aralarına. Bizi sokmuyorlar. Bağıra, çağıra karşılıklı konuşuyorlar. Ardından önce kadınlar ve çocuklar alınıyor çemberin dışına. Doğruca otobüslere. Kalanlardan direnmeye devam edenler biraz da ite kaka otobüslere bindiriliyor. Polislerden 10 kişiye gözaltı işlemi yapıldığını öğreniyoruz. 2 bebek de ishal teşhisiyle tedavi altına alınmış. Bitti mi? Bitti... Biten ne? Avrupa'ya gitme hayali.

Yavaş yavaş arabaya doğru yürürken geriye dönüp bakıyorum. İnanılmaz bir pislik ve çöp. 



Fotoğraf: Yalçın Çakır - Edirne - Göçmenler - 19 Eylül 2015

Televizyona canlı bağlantı

Arabada Avni birkez daha soruyor;

"Abi gidecek misin? Kalacak mısın?"

"Gideceğim Avni... Hastayım zaten. Baksana ateşim ne kadar yüksek..."

Arabadaki arkadaşlardan ikisi daha dönmeye karar veriyor İstanbul'a. → Depo Photos'tan Halit Onur Sandal ile → Avni Kantan kalıyorlar Edirne'de. Önemli bir konuda bağlantı kurmuşlar ve tehlikeli bir işe soyunacaklar. İçim içime sığmıyor. Usum, "Kal. sen de git o işe" diyor ama bedenim, "doğru eve" emri veriyor bana.

Edirne otogarından otobüse bindiğimizde hava iyice karardı artık. Ve telefonum çalıyor. Arayan Flash TV rejisi. Flash TV haftasonu haber bültenini sunan Mustafa Yenigün bana bağlanacakmış. "Tamam" diyorum. Ve Mustafa'nın yayındaki sesi duyuluyor kulaklıktan;

"... Şimdi Flash haber enkırmeni Yalçın Çakır'a bağlanıyoruz... /... Dün toplantı yaptık. Ve aramızdan Yalçın Çakır'ın Edirne'ye gitmesine karar verdik. Şimdi gelişmeleri kendisinden dinleyeceğiz..."

Canım, Mustafam!.. İyi ki yapmışsınız o toplantıyı da enkırmeninizi Edirne'ye göndermişsiniz!.. Mustafa'nın sunumu bitince başlıyorum gelişmeleri aktarmaya.

Eve ulaştığımda farkına varıyorum yorgunluğumun. Ama fotoğrafları web sitelerime yüklemem ve sosyal medyadan duyurmam lazım. Önce duş sonra da fotoğraflarla işlemlerimi bitiriyorum.

Avni arıyor

"Abi vardın mı?"

"Vardım kardeşim... Herşey için çok teşekkür ederim. Kendinize dikkat edin..."

"Sen de abi..."



Güzel bir uyku çekeceğim. Yarın da dinleneceğim. Edirne'ye görevli gönderildiğimi öğrendim ya!.. Bugünü mesaiden saydım. Eh, bilet paralarını da televizyona yıkarım artık...

Yatağa uzandığımda aklıma bir soru takılıp kalıyor;

"Türkiye onlara kapılarını açmadı mı? Açtı... Neden burada kalmayıp da ölümü bile göze alıp başka ülkelere gitmek istiyorlar?.. Neden?.."

Bu sorunun yanıtını bulmak için denizden kaçışların yoğun olduğu Muğla'nın Bodrum ilçesine gitmem lazım. Karar verdim ilk fırsatta Bodrum... Onu da bir başka yazıda anlatırım...

Hadin, iyi geceler...

Fotoğrafa dair ne ararsanız: TIKLA

| Göçmenlerin Dramı 2

Fotoğraf Haberleri | Göçmenlerin Dramı 2


Fotoğrafa dair her şey için: TIKLAYIN

Önce sınıra gittik


Gazeteci dostlarımla Edirne Kırkpınar Er Meydanı'nda fotoğraf çekiyoruz. Güreşlerin yapıldığı stadyum gibi alanın içi ayrı, dışı ayrı dramlarla dolu. Yüzlerce insan, bebek, çocuk, kadın, erkek yerlere oturmuş bekliyor. Objektifin kendisine yöneldiğini gören gençler parmaklarıyla zafer işareti yapıyor.

Kırkpınar alanında çorba var. Su var. Banyo olanağı ve tuvalet var. Edirne valiliği bu olanakları hazırlamış. İyi bir hizmet ama asıl amaç otoyol üzerinde bekleyen ve Avrupa'ya bağlanan en önemli güzergahı trafiğe kapatanları yani savaştan kaçıp Avrupa'ya gitmek isteyenleri de buraya çekebilmek. Böylece olaysız, müdahalesiz, gazsız, copsuz; bu konuda zaten rezil olmuş dünyaya rezil olmadan otoyolu tekrar trafiğe açmak... Bunu birazdan daha iyi anlayacağız.

Yabancı basının ilgisi de çok yüksek. Hemen her ajanstan foto muhabirleri, editörler var. Televizyon kanalları da gelmiş, anonslar çekiliyor. Detay görüntüler kaydediliyor, en acıklısından... Kimileri canlı yayında.

"Olay yerinden Canlı..."


Anlayacağınız duymayan kalmasın diye medya üstüne düşeni fazlasıyla yapıyor ama... Aması şu... Dünya medyasının gösterdiği ilgiyi dünya liderleri göstermiyor savaştan kaçanlara... Adamların derdi sınırlarına bir kat daha jiletli tel çekmek. Polisten duvarlar örüp, gelenleri durdurmak ve 3 maymunu oynamaya devam etmek.

Henüz adımlamaya başlamış bir bebek koşarak geliyor yanıma. Dudakları kurumuş sümüklerden gözükmüyor. Ağır bir koku yayılıyor bebeden. Çıplak bacaklarının arasından kakalar süzülüyor... Elindeki görevlilerin verdiği gofretin ambalajını uzatıyor bana. Gofretin yarısı duruyor, yarısını yemiş... Kalanını da bana veriyor.

Bir kenara çekiliyorum avaz avaz bağırmak geçiyor içimden... Gözümün önünden Arap Baharı diye adlandırılan ve yaklıp, yıkılıp, yağmalanan ülkelerin liderleri, diktatörleri geçiyor tek tek... İskambil kağıdı desteleriyle aranan, bulunduklarında linç edilen o şöhretli diktatörlerin, çaresiz ve aç yurttaşları şimdi karşımda duruyor... Ve içlerinden bir bebe bana gofretinin yarısını uzatıyor.

Adiloş Bebe... Başlıyorum Ahmet Arif'in şiirini mırıldanmaya.

"Bunlar,
Engerekler ve çıyanlardır,
Bunlar,
Aşımıza, ekmeğimize
Göz koyanlardır,
Tanı bunları,
Tanı da büyü..."


Daha Aylan bebeğin cesedi sahile vurmamış.

Daha sahte cankurtaran yelekleriyle ölüme sürüklenen bebelerin çığlıkları sahil güvenlik botlarında yankılanmamış...

Daha botlarına ateş açılanların ilmek ilmek ölümü yutmalarının seyredildiği günler gelmemiş.

Yani Eylül sıcağında benim tanıklık ettiklerim karada boğulan Aylan bebelermiş!:.



Fotoğraf: Yalçın Çakır - Edirne - Göçmenler - 19 Eylül 2015

"Sen müslim, ben müslim..."

Aylardan Eylül ama hava çok sıcak. Ağaç altları çok değerli. Çadırlar buralara kurulmuş. Karton parçaları yatak, gazete demetleri yastık niyetine kullanılıyor. Ara ara gürültüler yükseliyor çeşitli noktalardan. Yöneldiğimizde ortalama 20-30 yaş grubu gençlerin sloganalar atıp, "Open Border" diye bağırdıklarına tanıklık ediyoruz.

Polisin müdahale yapacak gibi bir görünüşü yok. Çevik kuvvet Kırkpınar meydanının dış sınırında gruplar halinde bekliyor. Aralarda çok sayıda sivil giysili polis var. Bazı polis müdürleri Arapça, Kürtçe bilen tercümanlarla topluluğun içinden öfkeli olanları seçip konuşuyorlar.

"Sınır açılmayacak. Beklemeyin.. Otobüslere binin. Sizleri misafirhanelere göndereceğiz. Orada şartlar çok daha iyi..."

"Open Border..."

Tek yanıt bu; "Open Border..."

Kimsenin geri dönme niyeti yok. Bu saatlerde Ankara'da da Başbakan Ahmet Davutoğlu otoyolu trafiğe kapatanlar arasından seçildiği belirtilen temsilcilerle görüşüyor. Ara ara bir haber yayılıyor. Her haber yayıldığında bir heyecan sarıyor kitleyi. Ardından sloganlar yükseliyor.

"Açın kapıları kurtulun bizden..."

"Sen müslim, ben müslim... Aç kapıyı yaaa müslimm..."

"Bulgaristan kapıları açacakmış..."

"Yunanistan sınırı açıyormuş. Sosyalist Başbakan, 'bu insanlık dramına hayır, Alın hepsini içeri' diyormuş...."

Sonra duruluyor herkes. Gözler, kulaklar Ankara'dan gelecek haberde. Hepsi bitik görünüyor. Günlerdir aç, temizlenmeden, yükleriyle yürüyorlardı. Ama eminim ki sınırın açıldığı haberi gelse hepsi canlanacak ve düşecekler yollara. Ancak onlar da biliyor ki, bizim sınırıları açmamız yetmiyor. Karşı tarafın da yani Avrupa ülkelerinin de sınırları açması gerekiyor ki gidebilsinler. Avrupa'dan çıt yok. Tıs yok. Gık yok...



Fotoğraf: Yalçın Çakır - Edirne - Göçmenler - 19 Eylül 2015

Sınırın sıfır noktası

Avni Kantan, "hadi abi, gidelim" diyor. Savaştan kaçıp Avrupa'ya ulaşmak isteyenlerin trafiğe kapattıkları TEM'e, otoyola gideceğiz. Bakalım orada durum nasıl? Ancak araba ufacık ama binecek gazeteci sayısı 6. Utanıyorum ve Avni'ye dönüp kulağına fısıldıyorum;

"Avni siz gidin ben bakarım başımın çaresine..."

"Olur mu abi öyle şey. Hadi gidiyoruz..."

Koluma girip beni arabanın yanına götürüyor. Ve doluşuyoruz 6 kişi içeriye. → Depo Photos'tan Halit Onur Sandal, Tuncer Ömer Kuşcu, serbest foroğrafçı → Avni Kantan, serbest fotoğrafcı kadın arkadaşımız, Edirne'den gazeteci bir arkadaş ve ben. Çantalar bagaja, bodyler yanımıza tıkış tıkış düşüyoruz yola. İlk durak Bulgaristan sınırı. Orada bir benzin istasyonu ve lokanta var. Sabah kahvaltısı niyetine çorba içeceğiz. Lokantanın işletmecileri beni tanıyor. Hatıra fotoğrafları, muhabbet derken yola çıkacağız. Ama Avnı uyarıyor beni;

"Abi bol su al. Islak mendil al... Gidince anlarsın nedenini."

Usta sözü dinlenir. Dediklerini yapıyorum tek tek. Tekrar doluşuyoruz arabaya.



Fotoğraf: Halit Onur Sandal - Edirne - Haber takibi - 19 Eylül 2015

Asvalt yanar mı? Yanar mış!..

Yaklaşık 20 dakika sonra Edirne sapağında TEM'e ulaşıyoruz. Burası uluslararası yol. Ama kapalı. Savaştan kaçıp Avrupa'ya ulaşmak isteyenlerce ulaşılamaz hale getirilmiş. Yolun ortasına yerleşmişler. Koruma bariyerlerinin yanındaki çimenlere dağılmışlar. Yüzlerce insan. Aralarında çok sayıda çocuk var. Ne alışveriş yapabilecekleri bir yer ne tuvalet ne de duş var buralarda.

Hava sıcak. Çok sıcak. Güneş 5 dakikada bezdiriyor insanı. Üstelik asvalt da yanıyor neredeyse alev alev. Biraz daha ısınsa ayakkabılarımız yapışacak ziftin içine. Öyle yani... Ve burada ilk ihtiyaç su. Ama yok... Suriyeli, Iraklı, Afgan, Lübnanlı, Mısırlı... Yüzlerce insan, yaşlı, genç çoluk çocuk su diye inliyor ama kontrol zincirinin dışına çıkmaları yasak. Hoş çıksalar ve yürüyerek Edirne'ye gitmeye kalksalar, susuzluktan yolda bayılırlar.

Polis ve jandarma yolu boydan boya kuşatmış. Kalkanlarıylla dizilmişler yanyana. Yanlarından geçip yasaklı bölgeye giriyoruz. İnanılmaz ağır bir koku var. Karışım şöyle;

Ter, sidik, bok...

"Bu ne be çocuklar. Hayvan leşi gibi kokuyor burası."

"Yok abi leş değil, bok kokusu...."

"Anlamadım, ne boku?.."


Kokunun nedenini anlatıyor arkadaşlar. Sabah saatlerinde polis yolu trafiğe açabilmek için bir girişimde bulunmuş. İşte o anda eylemcilerden birisi de içi bok dolu bir kavanozu polislerin arasına fırlatmış Patlayan kavanozdan dağılan, sıçrayan boklar polislerin girişimini sonlandırmış ama ortalığı da dayanılmaz bir koku sarmış. İnananıyorum. Bir insan bokunu neden kavanozda biriktirir ki? Çocuklara da soruyorum;

"Bir insan bokunu neden kavanoza toplar?"

Birisi gülüyor;

"Bok bombası..."

Avni cevap veriyor;

"Onu bilmem de iyiki o anlarda burada yoktun abi. Biz mahvolduk. Şimdi dağılmış koku biraz..."

Gazetecilik böyle işte. Gazı da koklatırlar adama boku da...



Fotoğraf: Yalçın Çakır - Edirne - Göçmenler - 19 Eylül 2015

Yazarın web sitesi: Fotoğraf Haberleri

| Göçmenlerin Dramı 1

Yaralı yürekler


Yazarın web sitesi: Fotoğraf Haberleri


Kapıları, sınırları açtık... Tel örgüleri kaldırdık... Savaştan, bombadan, katliamdan, tecavüzden, haremlerden, kölelikten kaçanlar akın akın Türkiye'ye geldi. Sayı arttı, arttı, arttı... Sonunda kamplar doldu, taştı, sel oldu... Sel tayfuna döndü, tayfun tsunami gibi sınırları ve sinirleri dövdü. Döve döve bebeleri aldı, anaları aldı, babaları aldı savaşsız topraklarda!..

Ama ençok da çocukları aldı gözlerimizin önünden. Kiminin canını kiminin usunu, tümünün de geleceğini... Geriye kalan kuşaklar boyu sürecek bir acının, şiddetin, korkunun kazındığı bebe beyinler...

Ençok onlar yaralandı...

Ençok onları yitirdik canlı canlı...

Ençok onlara acıdık çekirdek çıtlartırken ekranların karşısında...

Taaa ki, Aylan Bebek fotoğrafı çekilene kadar..

Hem savaşın korkunç yüzünü hem de egemen güçlerin ikiyüzlülüğünü ortaya koydu Aylan Bebek fotoğrafı. Tek bir karenin, fotoğrafın gücünü daha iyi ne ispatlayabilirdi?

"O anı, tarihin usuna kaydetmektir fotoğraf" derim genç meslekdaşlarıma. Aylan Bebek fotoğrafı sayesinde emperyalizmin, faşizmin, diktatörlüğün ve savaşın korkunç yüzü de silinmeyecek şekilde kazındı tarihin usuna.

Benim hikayemse karada boğulan Aylan'laradır...



Fotoğraf: Yalçın Çakır - Edirne - Göçmenler - 19 Eylül 2015

Adiloş Bebem

...

Bunlar,
Engerekler ve çıyanlardır,
Bunlar,
Aşımıza, ekmeğimize
Göz koyanlardır,
Tanı bunları,
Tanı da büyü...

...
Ahmet Arif


Fotoğraf: Yalçın Çakır - Edirne - Göçmenler - 19 Eylül 2015

Gözyaşınız içinize aktı mı hiç?

Televizyonda haberleri sunduktan sonra attım ortaya karışık beynimi İstiklal Caddesi'ne. Yürüdükçe onlar taklıyor ayaklarıma. Mahşeri kalabalıkta geçip giderken yanlarından çoğunun farkına bile varmadığı, varanların da keyfini bozmadığı mini mini bebeler...

Adiloş Bebeler... Suriyeli Bebeler... Buz gibi parke taşlarını çıplak bedenleriyle ısıtan bebeler... Onlar Suriyeli bebeler. Bilmedikleri, anlamadıkları, anlayamayacakları nedenlerle evlerinden, bahçelerinden, arkadaşlarından, okullarından ve oyuncaklarından kopartılmış bebeler onlar.

Pislik içinde, kire bulanmış ayakları, herşeye rağmen masum masum bakan gözleriyle İstiklal Caddesi'nin "yeni" dilencileri, insanlığın yüzkarası Suriyeli bebeler.

İçim acıyor.

Bir kaç kare fotoğraflarını çekiyorum, sırf belgelemek için. Farkında olmadan Taksim'e ulaşmışım bile. Gerçekten de farkında olmadan Gümüşsuyu'na ilerliyor bedenim. Kendime otobüs firması yazıhanelerinin önünde geliyorum.

Edirne'ye gideceğim.



Fotoğraf: Yalçın Çakır - İstanbul - Göçmenler - 18 Eylül 2015

Gözyaşları buhar oldu

Neden Edirne?

Dalga dalga Türkiye'ye gelen savaştan kaçanlar Avrupa'ya ulaşabilmek için Edirne'ye yürüyor. Aslında fena halde hastayım. Grip. Yarın da izin günüm. İşim ne Edirne'de? Git evine yat. Oğlum manyak mısın sen? Hem şartlarında pek müsait değil. Harcama paranı...

Yazıhanenin önündeyim. Girdim içeri.

"Yarın sabah en erken Edirne otobüsü kaçta?"

"Türk müsün?"

"Anlamadım?"

"Yani abiii... Suriyelilere bilet satmıyoruz. Yasak."

"Ne yasağı be kardeşim?"

"Valilik yasakladı abi. Edirne'ye sadece Türklere bilet var..."

Görevli konuşmanın içeriğinin saçmalığını anlamış olacak ki susuyor.

"Sabah 7'ye bilet keseyim mi?"

"Kes..."

Verdim parayı aldım bileti.



Fotoğraf: Yalçın Çakır - Edirne - Göçmenler - 19 Eylül 2015

Sabah saat 05:00. Esenler Otogarı'na ancak taksiyle gidebilirim. Metro saat 06:00'da işlemeye başlıyor. Beklersem yetişemem. Edirne bilet parası kadar parayı bayılıp biniyorum taksiye. Ne kadar lens varsa aldım. Bir de body. Hadi bakalım. Otobüs firmasının yazıhanesini bulup başlıyorum beklemeye. Alışkanlık ya çevreyi gözlemliyorum.

1.5 saatlik bekleme süremde en az 30-40 kişi gelip Edirne'ye bilet soruyor. Aralarında yalvaranlar, ağlayanlar var. Hepsi de sığınmacı. Ama yok. Asla ve kesinlikle bilet satmıyorlar Türk olmayanlara. Hale bak...

"Yassah gardaşım..."

Türkçe bilen bir tanesine sokulup soruyorum;

"Ne yapacaksın Edirne'de?"

"Avrupa'ya gideceğim. Sınırı açacaklarmış... Biletini bana satar mısın?"

"Yok kardeş. Ben Çorlu'ya gidiyorum..."

"Olur... Kaç lira?.."



Fotoğraf: Yalçın Çakır - Edirne - Göçmenler - 19 Eylül 2015

Open Border...

Edirne'ye ayak bastım. İyi de nerede bunlar? Nasıl bulacağım? Savaştan kaçıp Avrupa'ya ulaşma umudunda olanlara ben nasıl ulaşacağım? Çıkartıp cep telefonumu bir kare selfie çekiyorum. Ve sosyal ağlarda paylaşıyorum fotoğrafla mesajımı.

"Edirne'deyim..."

5 dakika geçmiyor telefonum çalıyor. Arayan, → Avni Kantan. Çok değer verdiğim dostum, kardeşim serbest haber fotoğrafcısı. Ne badireler atlattık aynı cephelerde onunla... Gazdan, taştan, mermilerden kaçtık. Soluk soluğa selamlaştık çoğu zaman.

"Abi naber?"

"İyiyim Avnim... Sen nasılsın?"

"Edirne'deyim Yalçın abi. Kırkpınar Er Meydanı'na gel hemen. Bekliyorum seni."

"Tamam kardeşim. Geliyorum..."

Sordum, soruşturdum ve şehiriçi otobüslerin yerini bulup bindim otobüse. Şoför beni bir sapakta indirdi.

"Şuradan sağa doğru yürüyün. Karşınıza bir köprü gelecek. Onu geçin, oradasınız..."

10 dakikalık bir yürüyüş. Sağım, solum Günebakan (Çekirdek) tarlası. Sarı, beyaz acayip kareler. Fotoğraflarını çekmek istiyorum ama ya Avni'yi kaçırırsam. Acele ediyorum. Ve adrese ulaştım. Acayip bir kalabalık ve kargaşa.


Yağlı güreş alanında, yiğitlerin güreştiği her yer savaşla güreşenlerle dolu. Avni koşarak ve de adımı bağırarak yanıma geliyor. Sarılıp, kucaklaşıyoruz. Beni arkadaşlarının yanına götürüyor.

"Vayy Yalçın abi..."

Çocukların hepsi serbest haber fotoğrafcısı. Ve Türkiye'nin ya da dünyanın önemli haber fotoğraf ajanslarına çalışıyorlar.



"Arkadaşlar Edirne'ye yürüyenler nerede? Polis yollarını kesmiş.."

"Abi gideceğiz birazdan yanlarına. Buraya çok uzak. Bizimle gel. Arabada yer var."

"Sağolun. Var olun..."

Ben izin alıp başlıyorum er meydanını gezmeye. Karşıma 2 çocuk geçiyor. Fotoğraf makinemi işaret edip parmaklarıyla deklanşöre basar gibi yapıyorlar. Fotoğraflarını çekmemi istiyorlar ve tişörtlerini çıkartıp poz veriyorlar. Göğüslerine kalemle yazı yazılmış.

"Open Border..."



Fotoğraf: Yalçın Çakır - Edirne - Göçmenler - 19 Eylül 2015

Fotoğraf Haberleri: Fotoğrafa dair her şey için

| Berkin Elvan'ın öldüğü akşam

Fotoğraf Haberleri | Berkin Elvan'ın öldüğü akşam



Yazarın Web Sitesi: Yazarın web sitesi


O gece neler yaşandı?


2013 yılından bu yana haftaiçi hergün saat 19:15'de Flash Tv Ana Haber Bülteni'ni sunuyorum. Bülten saatlerinin haricinde yüklenip body ve lensleri bu kez sokağa, sahaya, cepheye fotoğraf peşine düşüyorum. Artık kaçta biterse o saatte eve... → Buraya tıklayarak haber fotoğraflarıma ulaşabilirsiniz.

Bu güncede 11 Mart 2014 günü yani Berkin Elvan'ın tıbben öldüğünün açıklandığı gün İstiklal Caddesi üzerinde yaşananları anlatıyorum. Ne ilginç tesadüf ki, Berkin Elvan'ın polisin attığı gaz fişeğiyle başından vurulması sonucu yaşamını yitirdiği gün ben de gaz fişeğiyle ayağımdan vuruluyorum. Fişek sıyırıp geçiyor. Üstüne bir de zetciden fırça yiyorum;

"Abi niye giriyorsun araya?.."

Bu "Abi" meselesini ve Flash Tv algısını aşağıda anlatıyorum... 36 yıldır habericiyim. Ve yaptığım işin risklerinin de bilincindeyim. Bu anlamda beni bir kaç gün süründüren bu olaydan sonra da riskler aldım, fotoğraf çekmeye devam ettim. Gücüm yettiğince de devam edeceğim. Fotoğrafta yanımda gördüğünüz Ulusal Kanal kameremanı Bülent Ünal abinin de Gezi'de kafası patlamıştı. Birgün sonra baktım kocaman bir bandajla almış kamerasını omuzuna, sahada. Bizim kuşağın habere sevdalıları böyle...

"Fotoğraf o anı tarihin usuna kaydetmektir" derim sürekli, Haberci de o anı usuna kaydeder. Meslekdaşlarıma tavsiyem yaşadıklarınız usunuzda kalıp, sizinle gitmesin. Yazın bir yere. Tarafsızlığınızı yitirmeden, gerçekleri değiştirmeden yayınlayın mutlaka... Yaşanan tarihle, dayatılan tarihin farkını gelecek kuşaklar ancak böyle anlayabilir, öğrenebilir...

Sözün özü;

Unutmamalı. Ne sıyırıp geçenler, ne vurup öldürenler; unutulmamalı.



Fotoğraf: Yalçın Çakır - Berkin Elvan Öldü; Eylem, müdahale - 11 Mart 2014

Galatasaray Meydanı

11 Mart 2014 Salı günü Flash TV'de Ana Haber Bülteni'ni sunduktan sonra Galatasaray Lisesi önüne gittim. Diğer gazeteci arkadaşlar da orada. Saat 20:30 sıraları. Ortalık sakin ama çok sayıda polis ve 2 tane de TOMA (Toplumsal Olaylara Müdahale Aracı) var. Cadde oldukca kalabalık.. Turistler de var gelen, geçen insanların arasında.

Tam, "artık birşey olmaz" derken İstiklal Caddesi'nin Taksim yönünden önce sloganlar ardından da gaz bombası atan tüfeğin patlama sesi yükseliyor. Nefes nefese koşarken bir yandan da gaz maskemi başıma geçiriyorum. Saniyeler içinde ortalık savaş alanına dönüyor. Sloganlar, taş, TOMA, su, gaz.

Eylem yapanların sayısı giderek artıyor. Caddenin alt ve üst yanlarındaki ara sokaklardan çıkıp sloganlar eşliğinde ileriyorlar. Polisin müdahalesi başlayınca tekrar ara sokaklara giriyorlar. Tünel yönünde de eylem ve müdahaleler var. Polis gurupların birleşmemesi için tam Galatasaray Lisesi önünde Çevik Kuvvet polislerinden barikat oluşturuyor. İngiliz Konsolosluğu önünü de kapatıyorlar.

Havada taş, madensuyu şişeleri, misket parçaları, plastik mermi, el tipi gaz bombaları ve zetci diye tanımlanan polislerin attıkları gaz bombası kapsülleri uçuyor. Daha önce ortadan kırılan ve tek tek gaz bombası kapsülü yerleştirilen tüfek kullanıyorlardı. Şimdi hem onu hem de kocaman yuvarlak tamburda onlarca gaz bombası fişeği takılı olanını kullanıyorlar. Ardı ardına patlatıyorlar.

Maskesiz soluk almak neredeyse imkansız. Ancak maskeyle de (benim maskemle) kadrajı bulmak çok zor. Hava soğuk. Koşarken maskede nefesinizden buğu oluşuyor ve hiçbirşey göremiyorsunuz. Ara ara maskeyi koluma takıp öyle çalışıyorum. Öksürmekten ciğerlerim sökülecek noktaya kadar gelince maskeyi takıp bir kenarda soluklanıyorum. Sonra yine devam.



Fotoğraf: Yalçın Çakır - Berkin Elvan Öldü; Eylem, müdahale - 11 Mart 2014

Ortalık karıştı

Polis yavaş yavaş gözlatılara başlıyor. Eylemciler de buldukları malzemelerle İstiklal Caddesi'nin üzerie barikatlar kurup ateşe veriyor. Bu durumda TOMA gelip söndürüyor alevleri ve ardından kovalamaca başlıyor. 85 mm f/1.8 lensimin parasoleyinin düştüğünü anlıyorum. Vidalı değil klipslidir, kullananlar bilir. Lensden ayrı satılır. En son koştuğum sokağa geri dönüyorum. Yerlere bakınıyorum ama bulmam imkansız.

Eylemcilerin arasında çok çeştili gruplar ya da bireysel olarak eyleme katılanlar var. Kimi eline Türk Bayrağı alıp gelmiş, kimileri Berkin Elvan'ın fotoğraflarını taşıyor. Pankart ve dövizlerle gelen çeşitli sol yapılar da var. Sprey boyalarla gelenler mağaza kepenkleri ve duvarlara Berkin Elvan'la ilgili sloganlar yazıyorlar.

Turistler ne yapacağını şaşırıyor. Çoğunluğu arap turist ve aile. Sağa sola kaçışanlar, dükkanlara sığınanlar ya da cep telefonu ve tabletleriyle görüntü kaydı yapanlar var. Aşağıdaki fotoğrafdaki yaşlı adam da almış bayrağını gelmiş durmadan sallıyor. Daha yakından görüntülemek için yanına gideceğim sırada bir TOMA basınçlı suyla tam da o noktaya yöneliyor. TOMA'nın geçmesini bekliyorum ama hepsi dağılmış. O kalabalıkta kimbilir neyere gittiler?



Fotoğraf: Yalçın Çakır - Berkin Elvan Öldü; Eylem, müdahale - 11 Mart 2014

Yaralılar var

Bir başka sokağın girişinde 3 genç yaralanan arkadaşlarını kucaklamış gazdan çıkartmaya çalışıyor. Ama nereye kaçarsanız kaçın heryer gaz bulutu. 2 kare fotoğraflarını çekebildim. Koşarak uzaklaştılar. O genç bir maddenin gelmesi sonucu mu yaralandı, gazdan etkilenerek mi fenalaştı öğrenemedim.

Bir turist ailesi bir mağazaya girmeye çalışıyor. 2 çocukları var. Biri kucaklarında diğeri bebek arabasında. Bir adam can hıraş bebek arabasını dükkana sokmaya çalışıyor. Kadın da kucağındaki bebeğin ağzını mendille kapatmış, korku dolu bakışlarla içeri girmeye çalışıyor.


Yanımızdan sloganlar atan bir grup genç koşarak geçiyor. Fotoğraflarını çekmek için kamerayı kaldırdığım anda arkamdan sanki bir kamyon çarpıyor ve yere yuvarlanıyorum. Sırtım sırılsıklam. Kafamı çevirdiğimde bir TOMA'nın su sıkarak ilerlediğini görüyorum. TOMA'dan sıkılan suyun basıncını ilk tadışım değil. Daha önce de bir kaç kez yere yuvarlanmıştım bu nedenle. Ardından sokağı polis dolduruyor. Kaçan gençleri kovalayanlardan bir tanesi ardı ardına patlatıyor gaz bombası tüfeğini, tam dibimde. Kulaklarım öyle çınlıyor ki bir kaç dakika dişlerimin dibi bile sızladı gibi geliyor bana.

Bu kez sokağın ilerisinden karanlıktan sloganlar yükseiiyor. Yerlerden sökülmüş taşlar üzerime doğru gelirken kendimi çukurdaki bir dükkanın merdivenlerine atıyorum. Sonra da havai fişeklerin ışıklarıyla aydınlanıyor ortalık. Peşinden terar polisler ileri fırlıyor...



Fotoğraf: Yalçın Çakır - Berkin Elvan Öldü; Eylem, müdahale - 11 Mart 2014

Farklı göz olabilmek...

Sahada haber kovalamak öyle bir şey ki, yaşınızı ve yorgunluğunuzu unutursunuz. Bir Tünel meydanındasınız bir Galatasaray'da. Koşarken ya da kaçarken bir de bakmışsınız Taksim Meydanı girişindesiniz. Saha tecrübesi olan haberciler tüm bu kargaşa içinde ne zaman nerede olması gerektiğini bilir. Eylemciler nerelerde toplanır, nereden çıkar, ne yöne kaçar. Taş nereden gelir, gaz bombası nereden ve ne zaman atılır tahmin eder. Buna göre de mevzilenir ve çekebileceği en iyi kareyi çekmeye çalışır.

İyi kare biraz da şansınıza kalmış. Ya da doğru zamanda doğru yerde olmakla bağlantılıdır. Ama en önemlisi, gözünüz ve algınızla ilgili. 50 tane objektifin yöneldiği noktada siz 49'undan farklısını görebiliyorsanız farklı bir kareyi de yakalarsınız. Bu noktada çok başarılı Türk haber fotoğrafcıları var. Mesela, → Bülent Kılıç'ın fotoğrafları buna çok iyi bir örnektir.

Gezi eylemleri sırasında uluslararası fotoğraf ajanslarına çalışan kadrolu ya da serbest fotomuhabirlerini çok takip ettim. Marka olmuş, dünya genelinde savaş ya da eylemlerde çok başarılı fotoğraflar çekmiş önemli isimler de Gezi'yi yakından takip edenler arasındaydı. Bizlerin göğsünü kabartan Türk meslekdaşlarımız da önemli karelere imza attılar.



Hiç gaz maskesi kullanmayan meslekdaşlarımız da var. Örneğin Ali Öz. Ali ağabey uzun ama çok uzun süre maske kullanmadı. Neredeyse her olayda gaz yemesine karşın yılmadı. Ağzına bağladığı bandanayla gözlerini sile sile çalışmaya devam etti. Ya da Özcan Yaman. O da çok uzun süre gaz maskesi kullanmadan en sert çatışmaların tam ortasında görüntü kaydı yapanlardan. Özcan Yaman benim üniversiteden de arkadaşımdır. Gezi'de bir gece yarısı benim 50 metre gerimde polisin attığı gaz fişeğiyle çenesinden vurulmuş. Birlikte Nevizade'ye ilerliyorduk. Ben polisin müdahalesinin olduğu sokağa girdim, Özcan'da arkamdaydı. Ortalık karıştı. Öbürgün suratını bandajlı görünce öğrendim çenesinden vurulduğunu. Kamerası eiinde yine sahada yine en iyi karelerin peşindeydi.

Yani saha fotoğrafçısıysanız bir yerlerinize birşeylerin kazara ya da bilerek isabet etmesi de büyük olasılık. Taş, mermi, gaz bombası fişeği, şişe, misket yaralar. Gaz boğar. Su ıslatır ve sersemletir. Ya da öldürür.



Fotoğraf: Yalçın Çakır - Berkin Elvan Öldü; Eylem, müdahale - 11 Mart 2014

A,aa... Yalçın Abiiii!..

Vakit hayli ilerledi ama ne eylemciler geri adım atıyor ne de polisin müdahalesi duruyor. İstiklal Caddesi üzerinde restore edilen binalardan birisinin güvenlik iskelesi altında sıkışıp kaldık. Geri dönüp çıkmam lazım. Çevremi kollayarak ve de iki büklüm olmuş durumda başımı koruyarak ileri fırlıyorum. Ve yapmamam gerekeni yapıyorum o anda. Caddeyle kesişen sokakların girişinden eylem sırasında geçmeyeceksiniz ya da geçerken çok dikkatli olacaksınız. Aşağıdan taş, şişe, misket, yukarıdan gaz bombası kapsülü ve plastik mermi gelebilir. Öyle de oldu. Önce bacağımda bir acı hissettim sonra da sıcaklık. Kaldırım kenarına, duvarın dibine çömeldim. Maskemi çıkarttım. Polisler koşarak aşağıya doğru ileriliyor. Genç bir poiis, zetçi. Yanıma geldi.

"Abi niye giriyorsun araya?.."

Bu "Abi" meselesi de başka bir yazı konusu. Flash TV'de yaptığım reality programlar sayesinde üzerime oturan, "Yalçın Abi..." Polislerden tanıyanlar çok... Eylemcilerden de...

"A, aaaa.. Realityci Yalçın Abi'de burada!.."

"Tülaaayyyyy.... Yalçın Abiii.... Muşşş...."

"Abi, Allah'ını seversen o konu gerçek miydi?.."

Biraz aşağılama, biraz küçümseme, biraz geyik, biraz hayranlık, biraz saygı, biraz gerçek, biraz yalan... Biraz da, "Yahu ne işi var bu herifin, burada" bakışı. Bir şekilde, bir biçimde Yalçın Abi gelip buluyor beni haber takiplerinde. Seçim meydanlarında, miting alanlarında, eylemlerde... Mutsuz muyum bundan? Hayır...

Kafalardaki Flash Tv ve Yalçın Abi algısıyla farklı bakışlar... Olsun, saygımız sonsuz. Onlar ekran ya da internetten izleyicimiz. Biz de 26 yıldır ne yaptığımızı çok iyi biliyoruz. Alnımız ak, başımız dik. Kaypak değiliz, dönek değiliz, yandaş değiliz, mış gibi yapmıyoruz, rol kesmiyoruz. Ekonomik olarak tam bağımsız, yayıncılık olarak da tarafsız bir tutarlılık içinde bu coğrafyanın tüm renkleriyle ekranlarımızda buluşuyoruz. Hepsi bu...



Fotoğraf: Yalçın Çakır - Berkin Elvan Öldü; Eylem, müdahale - 11 Mart 2014

Hamama giren terler!..

Ortalık biraz sakinleşti. Az önce girişinde vurulduğum sokaktan aşağıya doğru ilerliyorum. Sağda bir binanın girişinde bir berber dükkanı var. İçeride de Ulusal Kanal'dan kamereman Bülent Ünal ağabey. Doğru yanına gittim. O zaman fark ettim gaz bombası kapsülünün bacağımın neresine isabet ettiğini. Ama vücudum sıcak ve çok da etkilenmedim. Hatta Bülent ağabeyle dalga geçip, güldük bu duruma. Hani, "Hamama giren terler, abartmayalım" vaziyeti. Bülent ağabey daha tecrübeli. "Elini sürme" dedi. Pantolonumdaki toz için. Ama zaman geçtikçe bacağımın sızısı arttı. Ağrısı arttı. Tamam artık. Yeterince fotoğraf çektim ve tarihe tanıklık ettim... Hem yarın erken kalkacağım. Berkin Elvan'ın cenazesi var. Fotoğraf çekmeye Okmeydanı'na gideceğim.

Eve dönme zamanı...



Fotoğraf: Yalçın Çakır - Berkin Elvan Öldü; Eylem, müdahale - 11 Mart 2014

Daha fazlasını görmek isterseniz: Fotoğraf Haberleri

| Yurt dışına gideceklere tavsiyeler 2

Otel ve çevreniz


Daha fazlası için: TIKLA

Kızımla metroya bindik ve aktarmalar sonrası Gare de l'Est istasyonuna ulaşıp dışarı çıktık. Çıkışların tümünde "Sortie" yazıyor. Yani "Çıkış..." Paris'de hemen her noktada metro girişi var. Neredeyse şehrin altını 4-5 kat derinlikte tamamen oymuşlar. Deyim yerindeyse 100 metrede bir metro istasyonu girişine denk geliyorsunuz. Bunun bir faydası da nerede olduğunuzu anlamanız. İstasyon girişinin tabelasına bakıp elinizdeki harita ya da cep telefonunuzdaki uygulamadan yerinizi öğreniyorsunuz.

Kaldığımız otel metro çıkışının hemen dibinde. Otelin tam karşısında Gare de l'Est istasyonu var. Aşağıdaki fotoğraf otelin girişinde çekildi. Metro tabelası yazan yerden girin tam karşınızda bu kez istasyonun adı yer alıyor. Holiday Inn otelinde kalacağız. Ben lobyde valizlerle beklerken kızım işlemleri yaptırıyor. Görevli kızıma ve bana birer Paris haritası veriyor. Benim içim içime sığmııyor.. Hemen bodyi çıkartıp lensi takıyorum ve çantayı sırtıma geçirip, "Hadi" diyorum. Hava güzel. Sert bir soğuk var ama güneşli. Işığı kaçırmak istemiyorum. Paris'deki ilk karelerimi çekeceğim ama nerede? Cüzdanımdan Türkiye'de incelerken aldığım notların olduğu listeyi çıkartıyorum. Kızım haritamı alıp otelin bulunduğu yeri kalemle daire içine alıyor. Haritanın kenarında boş beyaz bir alan var. Oraya otelin adını ve adresini yazıyor.

"Kaybolursan buraya bak..."

Ve yola koyuluyoruz. Ama beni bir sürpriz bekliyor!..



Fotoğraf: Yalçın Çakır - Gare de l'Est - Paris - Fransa - Şubat 2016

Louvre Museum

Metroyla Rue de Rivoli'ye ulaşıyoruz. Yani Rivoli sokağı. Buranın → Place du Carrousel ile kesişen noktasından girip Louvre Piyramid alanına ulaşıyoruz. Yani meşhur → Louvre Pyramid. Kızım sağı, solu eliyle işaret ediyor ve "1 saat sonra burada buluşuruz" diyor.

"Nasıl yaa!.. Fransızca bilmiyorum.Ya kaybolursam..."

"Al baba bu da pasaportun. Bakalım kendi başına ne yapacaksın. Birşey olursa beni telefonla ara..."

E, iyi. Tamam. Gezer dolaşırım ve bol bol fotoğraf çekerim. Kaybolursam da kızımı ararım. → Musee de Louvre, Louvre Pyramid ve çevresindeki heykellere yöneliyorum. Ardından Place du Carrousel göbeğini geçip tam karşıdaki Jardin Bahçeleri olarak adlandırılan → Jardin des Tuileries bölgesine geçiyorum. Müthiş... Sağlı sollu yeşil alan içinde heykeller ve spor yapan insanlar. Tam karşıda dev bir dönme dolap ileride solda Eyfel Kulesi'nin silüeti. Aşağıdaki fotoğraf Fransa saatiyle 17:30 sıralarında çekildi. Hava soğuk ama parkta onlarca insan koşuyor, yürüyor, spor yapıyor. Yerlerde tek bir çöp yok. Bangır bangır müzik yayan mekanlar yok. Ama parkın girişinde ve çıkışında tamamı zencilerden oluşan (Çoğunun Cezayir kökenli olduğunu sonradan öğrendim) seyyar satıcılar var. Onlar da Eyfel Kulesi bibloları ve selfie çubukları satıyor.



Fotoğraf: Yalçın Çakır - Jardin des Tuileries - Paris - France - Şubat 2016

Telefonuzu açtırdınız mı?..

Dolaş, dolaş hava kararmaya başladı. Havanın kararmasıyla birlikte geri dönüp Place du Carrousel meydanına geliyorum. 3-4 kişilik silahlı polisler dikkatimi çekiyor. Yakın zamanda gerçekleşen terör saldırıları nedeniyle mi yoksa müzeyi koruma amaçlı mı bilmiyorum. Gündüz hiç birisi yoktu, havanın kararmasıyla ortaya çıktılar.



Elim gayri ihtiyari cebimdeki pasaporta gidiyor. Ola ki sorarlarsa gösteririm. Ne dediklerini anlamazsan arar kızımla konuştururum diye geçiriyorum içimden ama polisler kimseyi rahatsız etmeden fakat dikkatle çevreyi inceleyerek dolaşmayı sürdürüyor. Bir banka oturup beklemeye başlıyorum.



Fotoğraf: Yalçın Çakır - Place du Carrousel - Paris - France - Şubat 2016

Bekle, bekle, bekle... Hava da iyice karardı. Kaldık mı Fransa'da Paris'in göbeğinde dımdızlak... Ne yapacağım ben şimdi? Alıyorum elime telefonu, kızımın numarasını arayacağım ama oda ne!..

Arayamıyorum...

Neden?.. Nedeni telefonun kulaklığından gelen mesajda anlatılıyor. Efendim, cep telefon hattımı yurtdışında kullanıma açtırmamışım. Açtırmak için... Vs... Vs... Panik atak değilimdir ama basıyorum tuşlara aceleyle. Doğrulatma sorularının ardından cep telefonu hattımın yurtdışı kullanıma açıldığı tarafıma bildiriliyor. Ardından da SMS ile mesajla bildiriyorlar. Ama telefonda hattımın operatörünün adının yerine başka bir isim yazıyor. Olsun... Çalışsın yeter... Siz mutaka yurt dışına çıkmadan telefon hattınızı yurt dışı aramaya açtırın... Tam kızımı arayacakken çıkıp geliyor.

"Ne yaptın baba? Çektin mi fotoğraf?"

"Çektim..."

"Tamam bir gün de tek başına metroyla gidip geleceksin. Kaybolmamayı öğrenirsin..."



Meğer bana 50 adım uzaklıktaymış. Ola ki bir gün tek başıma yurtdışına çıkarsam kendi başımın çaresine bakabileyim diye ve bir de rahat rahat fotoğraf çekebileyim diye böyle yapmış. Güzel. İyi oldu aslında. Akşam bana Sen Nehri kenarında güzel bir yemek ısmarlıyor. Ardından uzun uzun yürüyoruz Paris'de...

İnsanın evladıyla böyle zaman geçirmesi, O'nun bir kaç yabancı dil konuşarak çevresiyle anlaşması, kendi kazandığıyla babasını ağırlaması kadar mükemmel bir duygu azdır herhalde. Gurur duyuyorum. Göğsüm kabarıyor. Vaktin hayli geç olduğu bir anda → Jeanne d'Arc heykelinin önünde selfie çekerken kızım Jeanne d'Arc'ı anlatıyor bana. Tüylerim diken diken ama hayranlıkla dinliyorum. Tüylerimin diken diken olması Jeanne d'Arc'ın hayat hikayesinden. Hayranlığım kızımın bilgisinden. Rehberim mükemmel...



Fotoğraf: Yalçın Çakır - France; Paris; Statue Équestre de Jeanne d'Arc; Şubat 2016

Paris'in sokakları...

Saatlerce yürüyünce gece derin bir uykuyla geçiyor. Sabah saat 06:00 ve ben ayaktayım. Kızımla önceden anlaştık. Sabah çıkıp dolaşacağım. Body ve sırt çantamı yüklenip düşüyorum yola. Paris bulvarlar kenti. Çok geniş caddeler ve yanında bir o kadar geniş kaldırımlar. Kaldırımlarda özel bisiklet yolları. Hemen her köşede bisiklet parkları. Parayı atıp bisikleti alıyorsunuz, gittiğiniz yerde bir başka parka bırakıyorsunuz.



Fotoğraf; Yalçın Çakır - France; Paris; parking à vélos; Şubat 2016

Eğer kente yabancıysanız bulvarı takip edin. Dümdüz uzayıp giden bir yol düşünün. Ara sokaklara dalsanız bile mutlaka başka bir bulvara çıkıyorsunuz. Kent tarih kokuyor. Kargacık burgacık yapı neredeyse yok. Binaların çoğunun altında pasaj var.



(function() { var ga = document.createElement('script'); ga.type = 'text/javascript'; ga.async = true; ga.src = ('https:' == document.location.protocol ? 'https://' : 'http://') + 'app.winwords.adhood.com/winwords.async.js'; var s = document.getElementsByTagName('script')[0]; s.parentNode.insertBefore(ga, s); })();
Ve çoğu binanın dev kapıları var. Açılınca karşınıza kocaman bir avlu çıkıyor. Avlular ağaç ve çiçek dolu. Bazı bölgeler zenci mahallesi. Rengarenk. Kuaförleri, restoranlarıyla tam bir cümbüş. Bazı sokakların kaldırımlarında evsizler yer tutmuş. Bildiğiniz yatak, yorgan...



Fotoğraf; Yalçın Çakır - France; Şubat 2016

→ Boulevard de Magenta caddesinde ilerliyorum. Sağlı, sollu gelinlik ve damatlık satan dükkan dolu. Biraz bizim Laleli'yi andıran 2. el telefon alan, satan mağazalar eşliğinde ilerlerken ara sokaklara dalıyorum. Neredeyse 4 saattir yürüyorum ve kayboldum. Evet kayboldum. Şimdi ne yapacağım? Metro istasyonu bulup haritadan bakacağım. Bir restoranın önünden geçerken kapıdaki gencin Türkçe konuştuğunu duyunca sokulup, "Merhaba" diyorum.

"Merhaba..."

"Ben Gare de l'Est'i arıyorum..."

"Ya abi sen şey değil misin?.."

"Ney?"

"Flash TV'deki Yalçın abi..."

Hobaaa. Buyurun efendim. Taa Fransa'nın Paris'inde bir izleyiciye denk geldim. Buyur ediyor. Ve "buralarda bulamazsın" diyerek bir bardak demli çay dolduruyor bildiğiniz ince belli çay bardağına. Sohbet, muhabbet derken hatıra fotoğrafı çekiyor. Ardından da yol tarifi. Bir keresinde de kızımla yürürken bir Türk yolumuzu kesip, sohbet etmişti.



Kahvaltı ve yemek...

Burada çoğu alışveriş merkezi saat 11:00 gibi faaliyete geçiyor. Akşam da 20:00'den sonra kapalı. Dükkanların çoğu da öyle. Bir tek Monop adlı market zinciri var, geç saate kadar açık olan. Oradan da alışveriş yaparsanız ya yanınızda torba götürün ya da torbaya para ödüyorsunuz. Ben Paris'de kendi başıma ilk alışverişimi → Gare de l'Est'in içinde yapacağım. Yani kahvaltı. Gare de l'Est tren garının içi neredeyse bir alışveriş merkezi kadar zengin. Ne ararsanız var. Ancak burada kahvaltı alışkanlığı öyle bizdeki gibi yumurtalı, ballı, peynirli değil. Çoğunlukla şeker içerikli kek ve çörek. Sandöviçlere yöneliyorum. Her ürünün önüne resimli etiket konulmuş. Tavuk, koyun, inek, domuz, peynir desenleri var. Ürünün içeriğini anlıyorsunuz. Bir peynirli sandviç bir de sade kahve... Hiç konuşmadan işaret diliyle, ürünü alıp 9 Euro'yu veriyorum. Bir banka oturup kahvaltıma başlayacağım ama sabahın bu saatinde büyük sürpriz... Garın içinde piyano sesi yükseliiyor. Merak edip sese yöneliyorum. Garın ortasında bir piyano. İsteyen oturup çalıyor. Sonraki günlerde her sabah gidip baktım o piyano hala orada mı diye. Orada. Her seferinde de farklı birisini piyano çalarken gördüm. Ne güzel...



Her yerde kafeler, restoranlar ve bildik fasfood zinciri markaların dükkanları var. Fastfood yerlerinde otomatlar koymuşlar. Para değişimi yok. Dokunmatik ekrandan seç menüyü. Tak kartı, ödemeni yap. Verdiği numaradan siparişini bekle ve al. Hepsi bu. Paris'de 7 - 8 mekanda yemek yedik. Farklı semtllerde ve farklı menülerde. Ortalama 2 kişi 30 ila 90 Euro arası. Ancak isterseniz örneğin → Avenue des Champs-Élysées yani bizim bildiğimiz adıyla Şanzelize'de daha lüks mekanlar da var. Fiyatı da ona göre.

Devamı diğer sayfada...

Yazarın web sitesi: Fotoğraf Haberleri