30 Haziran 2016 Perşembe

| Yurt dışına gideceklere tavsiyeler 2

Otel ve çevreniz


Daha fazlası için: TIKLA

Kızımla metroya bindik ve aktarmalar sonrası Gare de l'Est istasyonuna ulaşıp dışarı çıktık. Çıkışların tümünde "Sortie" yazıyor. Yani "Çıkış..." Paris'de hemen her noktada metro girişi var. Neredeyse şehrin altını 4-5 kat derinlikte tamamen oymuşlar. Deyim yerindeyse 100 metrede bir metro istasyonu girişine denk geliyorsunuz. Bunun bir faydası da nerede olduğunuzu anlamanız. İstasyon girişinin tabelasına bakıp elinizdeki harita ya da cep telefonunuzdaki uygulamadan yerinizi öğreniyorsunuz.

Kaldığımız otel metro çıkışının hemen dibinde. Otelin tam karşısında Gare de l'Est istasyonu var. Aşağıdaki fotoğraf otelin girişinde çekildi. Metro tabelası yazan yerden girin tam karşınızda bu kez istasyonun adı yer alıyor. Holiday Inn otelinde kalacağız. Ben lobyde valizlerle beklerken kızım işlemleri yaptırıyor. Görevli kızıma ve bana birer Paris haritası veriyor. Benim içim içime sığmııyor.. Hemen bodyi çıkartıp lensi takıyorum ve çantayı sırtıma geçirip, "Hadi" diyorum. Hava güzel. Sert bir soğuk var ama güneşli. Işığı kaçırmak istemiyorum. Paris'deki ilk karelerimi çekeceğim ama nerede? Cüzdanımdan Türkiye'de incelerken aldığım notların olduğu listeyi çıkartıyorum. Kızım haritamı alıp otelin bulunduğu yeri kalemle daire içine alıyor. Haritanın kenarında boş beyaz bir alan var. Oraya otelin adını ve adresini yazıyor.

"Kaybolursan buraya bak..."

Ve yola koyuluyoruz. Ama beni bir sürpriz bekliyor!..



Fotoğraf: Yalçın Çakır - Gare de l'Est - Paris - Fransa - Şubat 2016

Louvre Museum

Metroyla Rue de Rivoli'ye ulaşıyoruz. Yani Rivoli sokağı. Buranın → Place du Carrousel ile kesişen noktasından girip Louvre Piyramid alanına ulaşıyoruz. Yani meşhur → Louvre Pyramid. Kızım sağı, solu eliyle işaret ediyor ve "1 saat sonra burada buluşuruz" diyor.

"Nasıl yaa!.. Fransızca bilmiyorum.Ya kaybolursam..."

"Al baba bu da pasaportun. Bakalım kendi başına ne yapacaksın. Birşey olursa beni telefonla ara..."

E, iyi. Tamam. Gezer dolaşırım ve bol bol fotoğraf çekerim. Kaybolursam da kızımı ararım. → Musee de Louvre, Louvre Pyramid ve çevresindeki heykellere yöneliyorum. Ardından Place du Carrousel göbeğini geçip tam karşıdaki Jardin Bahçeleri olarak adlandırılan → Jardin des Tuileries bölgesine geçiyorum. Müthiş... Sağlı sollu yeşil alan içinde heykeller ve spor yapan insanlar. Tam karşıda dev bir dönme dolap ileride solda Eyfel Kulesi'nin silüeti. Aşağıdaki fotoğraf Fransa saatiyle 17:30 sıralarında çekildi. Hava soğuk ama parkta onlarca insan koşuyor, yürüyor, spor yapıyor. Yerlerde tek bir çöp yok. Bangır bangır müzik yayan mekanlar yok. Ama parkın girişinde ve çıkışında tamamı zencilerden oluşan (Çoğunun Cezayir kökenli olduğunu sonradan öğrendim) seyyar satıcılar var. Onlar da Eyfel Kulesi bibloları ve selfie çubukları satıyor.



Fotoğraf: Yalçın Çakır - Jardin des Tuileries - Paris - France - Şubat 2016

Telefonuzu açtırdınız mı?..

Dolaş, dolaş hava kararmaya başladı. Havanın kararmasıyla birlikte geri dönüp Place du Carrousel meydanına geliyorum. 3-4 kişilik silahlı polisler dikkatimi çekiyor. Yakın zamanda gerçekleşen terör saldırıları nedeniyle mi yoksa müzeyi koruma amaçlı mı bilmiyorum. Gündüz hiç birisi yoktu, havanın kararmasıyla ortaya çıktılar.



Elim gayri ihtiyari cebimdeki pasaporta gidiyor. Ola ki sorarlarsa gösteririm. Ne dediklerini anlamazsan arar kızımla konuştururum diye geçiriyorum içimden ama polisler kimseyi rahatsız etmeden fakat dikkatle çevreyi inceleyerek dolaşmayı sürdürüyor. Bir banka oturup beklemeye başlıyorum.



Fotoğraf: Yalçın Çakır - Place du Carrousel - Paris - France - Şubat 2016

Bekle, bekle, bekle... Hava da iyice karardı. Kaldık mı Fransa'da Paris'in göbeğinde dımdızlak... Ne yapacağım ben şimdi? Alıyorum elime telefonu, kızımın numarasını arayacağım ama oda ne!..

Arayamıyorum...

Neden?.. Nedeni telefonun kulaklığından gelen mesajda anlatılıyor. Efendim, cep telefon hattımı yurtdışında kullanıma açtırmamışım. Açtırmak için... Vs... Vs... Panik atak değilimdir ama basıyorum tuşlara aceleyle. Doğrulatma sorularının ardından cep telefonu hattımın yurtdışı kullanıma açıldığı tarafıma bildiriliyor. Ardından da SMS ile mesajla bildiriyorlar. Ama telefonda hattımın operatörünün adının yerine başka bir isim yazıyor. Olsun... Çalışsın yeter... Siz mutaka yurt dışına çıkmadan telefon hattınızı yurt dışı aramaya açtırın... Tam kızımı arayacakken çıkıp geliyor.

"Ne yaptın baba? Çektin mi fotoğraf?"

"Çektim..."

"Tamam bir gün de tek başına metroyla gidip geleceksin. Kaybolmamayı öğrenirsin..."



Meğer bana 50 adım uzaklıktaymış. Ola ki bir gün tek başıma yurtdışına çıkarsam kendi başımın çaresine bakabileyim diye ve bir de rahat rahat fotoğraf çekebileyim diye böyle yapmış. Güzel. İyi oldu aslında. Akşam bana Sen Nehri kenarında güzel bir yemek ısmarlıyor. Ardından uzun uzun yürüyoruz Paris'de...

İnsanın evladıyla böyle zaman geçirmesi, O'nun bir kaç yabancı dil konuşarak çevresiyle anlaşması, kendi kazandığıyla babasını ağırlaması kadar mükemmel bir duygu azdır herhalde. Gurur duyuyorum. Göğsüm kabarıyor. Vaktin hayli geç olduğu bir anda → Jeanne d'Arc heykelinin önünde selfie çekerken kızım Jeanne d'Arc'ı anlatıyor bana. Tüylerim diken diken ama hayranlıkla dinliyorum. Tüylerimin diken diken olması Jeanne d'Arc'ın hayat hikayesinden. Hayranlığım kızımın bilgisinden. Rehberim mükemmel...



Fotoğraf: Yalçın Çakır - France; Paris; Statue Équestre de Jeanne d'Arc; Şubat 2016

Paris'in sokakları...

Saatlerce yürüyünce gece derin bir uykuyla geçiyor. Sabah saat 06:00 ve ben ayaktayım. Kızımla önceden anlaştık. Sabah çıkıp dolaşacağım. Body ve sırt çantamı yüklenip düşüyorum yola. Paris bulvarlar kenti. Çok geniş caddeler ve yanında bir o kadar geniş kaldırımlar. Kaldırımlarda özel bisiklet yolları. Hemen her köşede bisiklet parkları. Parayı atıp bisikleti alıyorsunuz, gittiğiniz yerde bir başka parka bırakıyorsunuz.



Fotoğraf; Yalçın Çakır - France; Paris; parking à vélos; Şubat 2016

Eğer kente yabancıysanız bulvarı takip edin. Dümdüz uzayıp giden bir yol düşünün. Ara sokaklara dalsanız bile mutlaka başka bir bulvara çıkıyorsunuz. Kent tarih kokuyor. Kargacık burgacık yapı neredeyse yok. Binaların çoğunun altında pasaj var.



(function() { var ga = document.createElement('script'); ga.type = 'text/javascript'; ga.async = true; ga.src = ('https:' == document.location.protocol ? 'https://' : 'http://') + 'app.winwords.adhood.com/winwords.async.js'; var s = document.getElementsByTagName('script')[0]; s.parentNode.insertBefore(ga, s); })();
Ve çoğu binanın dev kapıları var. Açılınca karşınıza kocaman bir avlu çıkıyor. Avlular ağaç ve çiçek dolu. Bazı bölgeler zenci mahallesi. Rengarenk. Kuaförleri, restoranlarıyla tam bir cümbüş. Bazı sokakların kaldırımlarında evsizler yer tutmuş. Bildiğiniz yatak, yorgan...



Fotoğraf; Yalçın Çakır - France; Şubat 2016

→ Boulevard de Magenta caddesinde ilerliyorum. Sağlı, sollu gelinlik ve damatlık satan dükkan dolu. Biraz bizim Laleli'yi andıran 2. el telefon alan, satan mağazalar eşliğinde ilerlerken ara sokaklara dalıyorum. Neredeyse 4 saattir yürüyorum ve kayboldum. Evet kayboldum. Şimdi ne yapacağım? Metro istasyonu bulup haritadan bakacağım. Bir restoranın önünden geçerken kapıdaki gencin Türkçe konuştuğunu duyunca sokulup, "Merhaba" diyorum.

"Merhaba..."

"Ben Gare de l'Est'i arıyorum..."

"Ya abi sen şey değil misin?.."

"Ney?"

"Flash TV'deki Yalçın abi..."

Hobaaa. Buyurun efendim. Taa Fransa'nın Paris'inde bir izleyiciye denk geldim. Buyur ediyor. Ve "buralarda bulamazsın" diyerek bir bardak demli çay dolduruyor bildiğiniz ince belli çay bardağına. Sohbet, muhabbet derken hatıra fotoğrafı çekiyor. Ardından da yol tarifi. Bir keresinde de kızımla yürürken bir Türk yolumuzu kesip, sohbet etmişti.



Kahvaltı ve yemek...

Burada çoğu alışveriş merkezi saat 11:00 gibi faaliyete geçiyor. Akşam da 20:00'den sonra kapalı. Dükkanların çoğu da öyle. Bir tek Monop adlı market zinciri var, geç saate kadar açık olan. Oradan da alışveriş yaparsanız ya yanınızda torba götürün ya da torbaya para ödüyorsunuz. Ben Paris'de kendi başıma ilk alışverişimi → Gare de l'Est'in içinde yapacağım. Yani kahvaltı. Gare de l'Est tren garının içi neredeyse bir alışveriş merkezi kadar zengin. Ne ararsanız var. Ancak burada kahvaltı alışkanlığı öyle bizdeki gibi yumurtalı, ballı, peynirli değil. Çoğunlukla şeker içerikli kek ve çörek. Sandöviçlere yöneliyorum. Her ürünün önüne resimli etiket konulmuş. Tavuk, koyun, inek, domuz, peynir desenleri var. Ürünün içeriğini anlıyorsunuz. Bir peynirli sandviç bir de sade kahve... Hiç konuşmadan işaret diliyle, ürünü alıp 9 Euro'yu veriyorum. Bir banka oturup kahvaltıma başlayacağım ama sabahın bu saatinde büyük sürpriz... Garın içinde piyano sesi yükseliiyor. Merak edip sese yöneliyorum. Garın ortasında bir piyano. İsteyen oturup çalıyor. Sonraki günlerde her sabah gidip baktım o piyano hala orada mı diye. Orada. Her seferinde de farklı birisini piyano çalarken gördüm. Ne güzel...



Her yerde kafeler, restoranlar ve bildik fasfood zinciri markaların dükkanları var. Fastfood yerlerinde otomatlar koymuşlar. Para değişimi yok. Dokunmatik ekrandan seç menüyü. Tak kartı, ödemeni yap. Verdiği numaradan siparişini bekle ve al. Hepsi bu. Paris'de 7 - 8 mekanda yemek yedik. Farklı semtllerde ve farklı menülerde. Ortalama 2 kişi 30 ila 90 Euro arası. Ancak isterseniz örneğin → Avenue des Champs-Élysées yani bizim bildiğimiz adıyla Şanzelize'de daha lüks mekanlar da var. Fiyatı da ona göre.

Devamı diğer sayfada...

Yazarın web sitesi: Fotoğraf Haberleri

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme