30 Haziran 2016 Perşembe

| Göçmenlerin Dramı 2

Fotoğraf Haberleri | Göçmenlerin Dramı 2


Fotoğrafa dair her şey için: TIKLAYIN

Önce sınıra gittik


Gazeteci dostlarımla Edirne Kırkpınar Er Meydanı'nda fotoğraf çekiyoruz. Güreşlerin yapıldığı stadyum gibi alanın içi ayrı, dışı ayrı dramlarla dolu. Yüzlerce insan, bebek, çocuk, kadın, erkek yerlere oturmuş bekliyor. Objektifin kendisine yöneldiğini gören gençler parmaklarıyla zafer işareti yapıyor.

Kırkpınar alanında çorba var. Su var. Banyo olanağı ve tuvalet var. Edirne valiliği bu olanakları hazırlamış. İyi bir hizmet ama asıl amaç otoyol üzerinde bekleyen ve Avrupa'ya bağlanan en önemli güzergahı trafiğe kapatanları yani savaştan kaçıp Avrupa'ya gitmek isteyenleri de buraya çekebilmek. Böylece olaysız, müdahalesiz, gazsız, copsuz; bu konuda zaten rezil olmuş dünyaya rezil olmadan otoyolu tekrar trafiğe açmak... Bunu birazdan daha iyi anlayacağız.

Yabancı basının ilgisi de çok yüksek. Hemen her ajanstan foto muhabirleri, editörler var. Televizyon kanalları da gelmiş, anonslar çekiliyor. Detay görüntüler kaydediliyor, en acıklısından... Kimileri canlı yayında.

"Olay yerinden Canlı..."


Anlayacağınız duymayan kalmasın diye medya üstüne düşeni fazlasıyla yapıyor ama... Aması şu... Dünya medyasının gösterdiği ilgiyi dünya liderleri göstermiyor savaştan kaçanlara... Adamların derdi sınırlarına bir kat daha jiletli tel çekmek. Polisten duvarlar örüp, gelenleri durdurmak ve 3 maymunu oynamaya devam etmek.

Henüz adımlamaya başlamış bir bebek koşarak geliyor yanıma. Dudakları kurumuş sümüklerden gözükmüyor. Ağır bir koku yayılıyor bebeden. Çıplak bacaklarının arasından kakalar süzülüyor... Elindeki görevlilerin verdiği gofretin ambalajını uzatıyor bana. Gofretin yarısı duruyor, yarısını yemiş... Kalanını da bana veriyor.

Bir kenara çekiliyorum avaz avaz bağırmak geçiyor içimden... Gözümün önünden Arap Baharı diye adlandırılan ve yaklıp, yıkılıp, yağmalanan ülkelerin liderleri, diktatörleri geçiyor tek tek... İskambil kağıdı desteleriyle aranan, bulunduklarında linç edilen o şöhretli diktatörlerin, çaresiz ve aç yurttaşları şimdi karşımda duruyor... Ve içlerinden bir bebe bana gofretinin yarısını uzatıyor.

Adiloş Bebe... Başlıyorum Ahmet Arif'in şiirini mırıldanmaya.

"Bunlar,
Engerekler ve çıyanlardır,
Bunlar,
Aşımıza, ekmeğimize
Göz koyanlardır,
Tanı bunları,
Tanı da büyü..."


Daha Aylan bebeğin cesedi sahile vurmamış.

Daha sahte cankurtaran yelekleriyle ölüme sürüklenen bebelerin çığlıkları sahil güvenlik botlarında yankılanmamış...

Daha botlarına ateş açılanların ilmek ilmek ölümü yutmalarının seyredildiği günler gelmemiş.

Yani Eylül sıcağında benim tanıklık ettiklerim karada boğulan Aylan bebelermiş!:.



Fotoğraf: Yalçın Çakır - Edirne - Göçmenler - 19 Eylül 2015

"Sen müslim, ben müslim..."

Aylardan Eylül ama hava çok sıcak. Ağaç altları çok değerli. Çadırlar buralara kurulmuş. Karton parçaları yatak, gazete demetleri yastık niyetine kullanılıyor. Ara ara gürültüler yükseliyor çeşitli noktalardan. Yöneldiğimizde ortalama 20-30 yaş grubu gençlerin sloganalar atıp, "Open Border" diye bağırdıklarına tanıklık ediyoruz.

Polisin müdahale yapacak gibi bir görünüşü yok. Çevik kuvvet Kırkpınar meydanının dış sınırında gruplar halinde bekliyor. Aralarda çok sayıda sivil giysili polis var. Bazı polis müdürleri Arapça, Kürtçe bilen tercümanlarla topluluğun içinden öfkeli olanları seçip konuşuyorlar.

"Sınır açılmayacak. Beklemeyin.. Otobüslere binin. Sizleri misafirhanelere göndereceğiz. Orada şartlar çok daha iyi..."

"Open Border..."

Tek yanıt bu; "Open Border..."

Kimsenin geri dönme niyeti yok. Bu saatlerde Ankara'da da Başbakan Ahmet Davutoğlu otoyolu trafiğe kapatanlar arasından seçildiği belirtilen temsilcilerle görüşüyor. Ara ara bir haber yayılıyor. Her haber yayıldığında bir heyecan sarıyor kitleyi. Ardından sloganlar yükseliyor.

"Açın kapıları kurtulun bizden..."

"Sen müslim, ben müslim... Aç kapıyı yaaa müslimm..."

"Bulgaristan kapıları açacakmış..."

"Yunanistan sınırı açıyormuş. Sosyalist Başbakan, 'bu insanlık dramına hayır, Alın hepsini içeri' diyormuş...."

Sonra duruluyor herkes. Gözler, kulaklar Ankara'dan gelecek haberde. Hepsi bitik görünüyor. Günlerdir aç, temizlenmeden, yükleriyle yürüyorlardı. Ama eminim ki sınırın açıldığı haberi gelse hepsi canlanacak ve düşecekler yollara. Ancak onlar da biliyor ki, bizim sınırıları açmamız yetmiyor. Karşı tarafın da yani Avrupa ülkelerinin de sınırları açması gerekiyor ki gidebilsinler. Avrupa'dan çıt yok. Tıs yok. Gık yok...



Fotoğraf: Yalçın Çakır - Edirne - Göçmenler - 19 Eylül 2015

Sınırın sıfır noktası

Avni Kantan, "hadi abi, gidelim" diyor. Savaştan kaçıp Avrupa'ya ulaşmak isteyenlerin trafiğe kapattıkları TEM'e, otoyola gideceğiz. Bakalım orada durum nasıl? Ancak araba ufacık ama binecek gazeteci sayısı 6. Utanıyorum ve Avni'ye dönüp kulağına fısıldıyorum;

"Avni siz gidin ben bakarım başımın çaresine..."

"Olur mu abi öyle şey. Hadi gidiyoruz..."

Koluma girip beni arabanın yanına götürüyor. Ve doluşuyoruz 6 kişi içeriye. → Depo Photos'tan Halit Onur Sandal, Tuncer Ömer Kuşcu, serbest foroğrafçı → Avni Kantan, serbest fotoğrafcı kadın arkadaşımız, Edirne'den gazeteci bir arkadaş ve ben. Çantalar bagaja, bodyler yanımıza tıkış tıkış düşüyoruz yola. İlk durak Bulgaristan sınırı. Orada bir benzin istasyonu ve lokanta var. Sabah kahvaltısı niyetine çorba içeceğiz. Lokantanın işletmecileri beni tanıyor. Hatıra fotoğrafları, muhabbet derken yola çıkacağız. Ama Avnı uyarıyor beni;

"Abi bol su al. Islak mendil al... Gidince anlarsın nedenini."

Usta sözü dinlenir. Dediklerini yapıyorum tek tek. Tekrar doluşuyoruz arabaya.



Fotoğraf: Halit Onur Sandal - Edirne - Haber takibi - 19 Eylül 2015

Asvalt yanar mı? Yanar mış!..

Yaklaşık 20 dakika sonra Edirne sapağında TEM'e ulaşıyoruz. Burası uluslararası yol. Ama kapalı. Savaştan kaçıp Avrupa'ya ulaşmak isteyenlerce ulaşılamaz hale getirilmiş. Yolun ortasına yerleşmişler. Koruma bariyerlerinin yanındaki çimenlere dağılmışlar. Yüzlerce insan. Aralarında çok sayıda çocuk var. Ne alışveriş yapabilecekleri bir yer ne tuvalet ne de duş var buralarda.

Hava sıcak. Çok sıcak. Güneş 5 dakikada bezdiriyor insanı. Üstelik asvalt da yanıyor neredeyse alev alev. Biraz daha ısınsa ayakkabılarımız yapışacak ziftin içine. Öyle yani... Ve burada ilk ihtiyaç su. Ama yok... Suriyeli, Iraklı, Afgan, Lübnanlı, Mısırlı... Yüzlerce insan, yaşlı, genç çoluk çocuk su diye inliyor ama kontrol zincirinin dışına çıkmaları yasak. Hoş çıksalar ve yürüyerek Edirne'ye gitmeye kalksalar, susuzluktan yolda bayılırlar.

Polis ve jandarma yolu boydan boya kuşatmış. Kalkanlarıylla dizilmişler yanyana. Yanlarından geçip yasaklı bölgeye giriyoruz. İnanılmaz ağır bir koku var. Karışım şöyle;

Ter, sidik, bok...

"Bu ne be çocuklar. Hayvan leşi gibi kokuyor burası."

"Yok abi leş değil, bok kokusu...."

"Anlamadım, ne boku?.."


Kokunun nedenini anlatıyor arkadaşlar. Sabah saatlerinde polis yolu trafiğe açabilmek için bir girişimde bulunmuş. İşte o anda eylemcilerden birisi de içi bok dolu bir kavanozu polislerin arasına fırlatmış Patlayan kavanozdan dağılan, sıçrayan boklar polislerin girişimini sonlandırmış ama ortalığı da dayanılmaz bir koku sarmış. İnananıyorum. Bir insan bokunu neden kavanozda biriktirir ki? Çocuklara da soruyorum;

"Bir insan bokunu neden kavanoza toplar?"

Birisi gülüyor;

"Bok bombası..."

Avni cevap veriyor;

"Onu bilmem de iyiki o anlarda burada yoktun abi. Biz mahvolduk. Şimdi dağılmış koku biraz..."

Gazetecilik böyle işte. Gazı da koklatırlar adama boku da...



Fotoğraf: Yalçın Çakır - Edirne - Göçmenler - 19 Eylül 2015

Yazarın web sitesi: Fotoğraf Haberleri

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme