7 Temmuz 2016 Perşembe

Gezi Parkı'nda fotoğrafçı olmak - 9

Gezi Parkı'nda fotoğrafçı olmak - 9

Gezi Parkı. Gün gün tüm gelişmeler. 9. Bölüm

Temizlik zamanı

2 Haziran 2013 Pazar. Günlerden sonra bir pazar sabahı evimdeydim. Ancak Gezi Eylem ve müdahaleleri boyunca fotoğraf ekipmanllarım, çantalarım, bodyler, ne varsa resmen kire bulanmıştı. Şimdi temizlik zamanıydı. Hadi bakalım. Serdim hepsini masaya. Ne varsa gaza bulanmıştı. Yapış yapıştı hepsi ve inanın evin içinde bile yoğun biber gazı kokusu vardı. Günlerdir bakım yapmamıştım. Tek tek hepsini temizledim.

Sonra sıra bana geldi. Harika bir duş. Sabunlanırken yanınca farkına vardım, sol bacağımdaki yaranın. Yaklaşık 5 santim uzunluğunda bir deri soyulması vardı. Kanamış ve kabuk bağlamıştı. Nerede ne zaman olduğunu hatırlamıyorum. Sırtımın sol arka tarafı ve göğsümün sol üst kısmında da acayip bir sancı vardı. Simsiyah bir morluk dikkatimi çekti göğsümde. Onun da nasıl ve ne zaman olduğunu hatırlamıyorum. Sıcağı sıcağına hissetmiyor insan demek ki. Sonradan çıkıyor darbelerin izleri. Yarım saatten fazla soğuk suyun altında bir o yana döndüm, bir bu yana. Duş sonrası koyu bir kahveyle kendime gelebildim.

Giyinip çıktığımda saat öğleden sonra üçe geliyordu. Bakalım Taksim’de ve Gezi Parkı’nda durum neydi? Fotoğraf makinem ve teçhizatlarımla birlikte gaz maskesini de almıştım yanıma ne olur ne olmaz diye. Metro istasyonuna yürürken 3-4 kişilik bir genç grubu da ellerinde Türk bayraklarıyla önümde ilerliyordu. Bir yandan da kendi aralarında konuyorlardı. Tam karşıdan da bir polis arabası geçiyordu. Arabadan aynen şu anons yapıldı;

“Toplaşmayın. Dağılın. Yasaları çiğnemeyin.”

Gençler dönüp yuhalamaya başladı. Polis aracı geri döner mi diye fotoğraf makinemi hazırladım. Ama gaza basıp hızla uzaklaştı. Gençler önde ben arkada metro istasyonunda ilerlerken ellerinde bayraklarla daha onlarca insanın da treni beklediğini gördüm. Aralarında bebekli, çocuklu aileler de vardı.

Metrodan mecburen Mecidiyeköy’de inip yürümeye başladım. Hava güneşli ve bir o kadar da nemliydi. Ortalıkta ne polis vardı ne panzer ne akrep. Dükkanlar açılmış. Kafeteryalar dolmuştu. Şişli’de tam meydandaki parkta bankların üzerinde ameliyat maskeleri boynunda birkaç genç uyuyordu. Hemen her noktaya sloganlar ve yazılar yazılmıştı. Yerlerde hala gaz bombalarının gri renkli boş kapsülleri duruyordu. Daha bir sabah önce gaza boğulduğumuz Pangaltı kavşağında sanki hiç bir şey olmamış gibi hayat devam ediyordu. Bir tek, orada her zaman görmeye alıştığımız güvercinler yoktu. Gazdan, patlama seslerinden kaçmışlardı belli ki. Bu nokta en şiddetli çatışmalara sahne olan kavşaklardan biriydi.

Radyo evinin önünden Divan Otel’e yaklaşırken karşıma çıkan görüntü bambaşkaydı. Aylardır halka kapatılan, suntalarla çevrilen alan açılmıştı. Daha doğrusu engeller yıkılmış, kaldırılmıştı. Koridorlardan geçmeden, metrelerce dolaşmadan Taksim Meydanı’na çıkılabiliyordu. Hem de dümdüz.

Taksim Meydanı'na geldiğimde her şey değişmişti. Eskiden birahanelerin, restoranların ve THY bürosunun olduğu yerdeki dükkanlar Beyrut’un savaştan kalma sokakları gibi delik deşikti. Önündeki iş araçları, bir tanker yakılmıştı. Şantiyenin konteynırlarına bayraklar asılmıştı. Üzerlerine sloganlar yazılmıştı. Atatürk Anıtı’nın üzerine de onlarca bayrak ve flama asılmıştı.

Anıtın Harbiye’ye bakan tarafının hemen dibine Halkın Kurtuluşu örgütü çadırla, güneşlik karışımı bir şey yapmıştı. Altında insanlar oturuyordu, uyuyordu. Hoparlörden Grup Yorum parçaları yayınlanıyordu. Merak ettim, elektriği nereden almışlardı. Kabloyu takip edince, meydandaki kofraya bağladıklarını gördüm. Sol tarafta Kaldıraç adlı yapı çimenlerin üzerine yerleşmişti. Toprağa çakılan kalaslara gerilen branda ve battaniyelerden bir korunak yapmışlardı kendilerine.



Fotoğraf: Yalçın Çakır - Taksim, Gezi Parkı 03 Haziran 2013

Orma toma, burama to...

Metronun Taksim meydanı çıkışında bir başka örgüt masa kurmuş yayınlarını sergiliyordu. Kurtuluş, ESP, Mücadele, SDP ve diğer örgütlerin stantları da onların yanından AKM’ye doğru yayılıyordu. ESP’liler caddede, kağıt ve naylon torbalardan yaptıkları topun peşinde koşuyorlardı.

Gezi’ye çıkan merdivenlerin bittiği noktada solda 1, ortada 1, sağda da 1 araç ters döndürülmüş ve tahrip edilmişti. Üzerleri sprey boyalarla yazılmış sloganlarla doluydu. Araçlardan birisinin jant ve lastikleri pembeye boyanmıştı. Gay, travesti ve eşcinsellerin işiydi bu muhtemelen. Eylemler sırasında direnişin içinde aktif rol üstlenmişlerdi.

AKM’nin önünde polisin en sert müdahalelerine karşı mücadele verildiği bir gün, bir travesti elindeki gökkuşağı renklerindeki bayrağıyla TOMA’nın önüne atmıştı kendisini. “Çıkın parkımızdan” diye bağırıyordu. Ara ara da arkasını polislere dönüp kalçasını göstererek, parkta yazılı bir afişin üzerindeki sözleri tekrarlıyordu;

“Orama Toma, burama To...”

Polis TOMA’dan suyu öyle bir sıktı ki, bayrağıyla birlikte yere yapıştı. Ama hemen kalktı. Ve bu kez çevik kuvvet polislerinin üzerine yürüyerek Beşiktaş Çarşı’nın ünlendirdiği o marşı söylemeye başladı;

“Şapkanı çıkart, copunu bırak, delikanlı kimmiş bakalım…”

Kalkanlarını kafalarına siper etmiş polislerden birisi öyle bir tekme attı ki, travestinin haykırışı o gürültü içinde metrelerce uzaktan duyuldu. İki büklüm. Topallayarak bir iki adım geri çekildi. Bu kez sağ elini havaya kaldırmış orta parmağını gösteriyordu kendisine tekme atan polise. Bir yandan da haykırıyordu;

“Gel, gel…”

İnanılmaz bir görüntüydü. Tüylerim diken diken bu mücadeleyi izliyordum. Düşüyor, kalkıyor ama direnmeye devam ediyordu. Otobüs duraklarının olduğu yerden gençler bağırmaya başladı bu kez;

“Gel, gel, gel.”

Polisler birkaçı travestiye doğru hareketlenmişti. Başında kırmızı renkli kartondan yapılma, üzerinde, “Meydan okuyoruz – CHP” yazan bir şapka bulunan pos bıyıklı, zayıf, uzun boylu bir eylemci ileri fırladı bağırarak;

“Delikanlı ibneee…”

Bu sırada polislerin üzerine taş yağıyordu. TOMA’nın arkasına gerilediler. Ama ikinci TOMA hedefi tam tutturmuş, O travestiye, “Delikanlı ibne” diye bağıran eylemciyi de, sağ elini havaya kaldırmış orta parmağını polislere sallayan travestiyi de yere yuvarlamıştı sıktığı turuncu renkli sıvıyla. Kalktılar, koştular, bir reklam panosunun arkasına sığındılar. Reklam panosunun 2 yanından kafalarını uzatmış, yumruklarını havaya kaldırmış slogan atıyorlardı hala;

“Bu daha başlangıç. Mücadeleye devam…”



Fotoğraf: Yalçın Çakır - Taksim, Gezi Parkı 05 Haziran 2013

Biz söndürdük...

Biz dönelim, Haziran 2013'e... Parkın girişine yüzünüzü döndüğünüzde eylemler başlamadan önce çevik kuvvet polislerinin durduğu prefabrik yapı tamamen yanmıştı. İskeletinin üzerine, “Polis yaktı, biz söndürdük” yazılı bir afiş asılmıştı. Hemen sağında parçalanmış bir polis minibüsünün içinde de eylemciler oturuyordu. Daha sağda olaylardan önce özel güvenlikçilerin koruduğu prefabrik yapılar da tamamen tahrip edilmiş duvarlarına sloganlar yazılmıştı. İnsanın burnunu yakan ağır bir sidik kokusu geliyordu çevresinden.

Parkın giriş bölümü yanları açık çadır, afiş ve örgütlerin bayraklarıyla kaplanmıştı. Her çadırın girişinde de bir masa. Masanın üzerinde kitaplar, dergiler, broşürler. Birine yanaşıp, “Bu kadar örgüt ne zaman doğdu? Benim gençliğimde Dev-Yol, Dev-Sol, İGD, Kurtuluş vardı” dedim. “Siz bayağı bir uzak kalmışsınız gelişmelerden” dedi yuvarlak kırmızı çerçeveli gözlük takan 20’lu yaşlardaki kız. Doğruydu. Uzak kalmıştım.

Girişteki, kitap fuarı alanına benzeyen bölümü geçince eylemcilerin çadırları başlıyordu. Havuzların sağındaki alana revir kurulmuştu. Revirin az ilerisinde de yaralıların tedavi edildiği bölüm. “Fotoğraf çekmeyin” yazıları asılıydı her yanda. Ayak parmakları bandajlar içinde bir genç, kafasındaki sargı bezlerinden kan sızmış bir başka genç, yerdeki battaniyelerin üzerine uzanmış suratı morluklarla dolu, gözleri kıpkırmızı, burnu bandajlanmış bir genç daha. Cumartesi günü yaşanan şiddetin, işkencenin izlerini taşıyorlardı. Hiçbir yerde ama hiçbir yerde polis yoktu. AKM’de de sadece 1 tane afiş vardı;

“Boyun eğme”

Gümüşsuyu’na inen yokuşun başında bir araba yakılmış ve ters çevrilmişti. Bostancı dolmuşlarının kalktığı köşede de polisleri taşıyan İBB otobüsü tahrip edilmiş, camları kırılmıştı. İçinde eylemciler uyuyordu. NTV’nin paramparça edilen canlı yayın aracı da patlatılmış lastikleriyle ve üzerindeki sloganlarla öylece bekliyordu. Cep telefonu firmalarının araçlarının üzerinde, “Kesintisiz iletişim için buradayız” yazılı afişler asılıydı.

Gümüşsuyu’ndan Dolmabahçe’ye inen yokuş tam Alman Konsolosluğu önünde barikatlarla kapatılmıştı. Az aşağıda asker hastanesinin bitiminde bir barikat daha vardı. Kaldırımlardaki tüm taşlar sökülüp bu barikatlarda kullanılmıştı. Ayrıca polisin çekilirken bıraktığı demir bariyerle de barikatlar güçlendirilmişti. 200 metre kadar aşağıda 3. bir barikat daha oluşturulmuştu.

İnönü stadyumun yanından yukarı çıkan yolda da akşamdan kalan yanmış 1 araba vardı. Saat kulesinin yanından sahile indim. Gazeteciliğe ilk başladığım yıllarda burası tüm gece muhabirlerinin mekânıydı. Buraya gelir, bir olay olursa hep beraber giderdik. Şimdi Milli Sarayların işlettiği çay bahçesindeki masalardan birine oturup soluklandım.



Fotoğraf: Yalçın Çakır - Taksim, Gezi Parkı 05 Haziran 2013

Oransız güç kullanımı..

Türk Tabipleri Birliği’nin 2 Haziran 2013 günü yayınladığı rapora göre İstanbul ve Ankara’da binden fazla yaralı vardı. Rapora göre “gözlerini kaybeden birçok kişi de dâhil olmak üzere” yaralanmaların çoğu hedef alınarak tazyikli su sıkılması, göz yaşartıcı bomba ve plastik mermilere direkt maruz kalmaları yüzünden oldu. Uluslararası Af Örgütü’ne göre oransız gaz bombası kullanılması birçok ciddi yaralanmalara yol açtı.

Peki ama, Başbakan Erdoğan ne söylüyordu tüm bu olanlar karşısında?

"Evet cami de yapacağız. Ben bunun iznini gidip de CHP genel başkanından alacak değilim, birkaç çapulcudan alacak değilim. Bize oy verenler bunun yetkisini verdi zaten."

"Şu Twitter toplumun baş belası..."

"İçki içen alkoliktir..."

"Kışlayı yapacağız. İçinde kültür merkezi, AVM veya rezidanslar olacak, camiyi Maksim Gazinosunun arkasına yaptıracağız, AKM'yi yıkıp aynı adla yeni opera binası yapacağız."

Hava yavaş yavaş kızıla dönüyor, akşam oluyordu. Gece mesaiye gidecektim. Çok uzatmadan eve dönmeliydim. Beşiktaş’ta çatışma başlamıştı yine. Kentin hemen her yerinde olaylar durulmuş, Beşiktaş’ta devam ediyordu. Dolmabahçe girişindeki Başbakanlık Çalışma Ofisi’ni koruyan çevik kuvvetle eylemciler sık sık çatışıyordu. Yine gaz, yine tazyikli su, yine plastik mermi yağıyordu.

Saat 10’a kadar fotoğraf çektim. Ardından Karaköy, Tepebaşı güzergâhından dolaşarak Taksim’e çıktım. Oradan Habertürk binasının önüne ulaştığımda saat 12’yi geçiyordu. Bir taksiye atlayıp eve döndüm. Duş alıp üstümü değiştiğimde telefonumda çalıyordu. Şoför gelmişti.

Haydi haber nöbetine...



Fotoğraf: Yalçın Çakır - Taksim, Gezi Parkı 05 Haziran 2013

Yazar: Yalçın Çakır

-----------------------

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme